Saturday, February 27, 2010

Kendi Güzelliğimiz Bize Yeter...


Derler ki zamanın büyük bir velisini, yüce bir kral ziyarete gelir; armağan olarak da üstü pırlanta ve yakutlarla süslü çok kıymetli paha biçilmez altın bir makas getirir. Engin bir tevazu ile bu ulu velinin ayaklarına kapanarak hediye olarak getirdiği makası büyük bir saygıyla uzatır. Gönüller sultanı makası eline alıp inceler, krala geri verirken şunları söyler: "Teşekkürler kralım! Bu makas gerçekten çok güzel ve çok değerli bir armağan. Ne var ki benim ona hiç mi hiç ihtiyacım yok. Bana küçük, basit bir iğne getirmenizi tercih ederdim." Kral son derece şaşkın, "Anlayamıyorum sultanım!" der, "Eğer iğneye ihtiyacınız varsa mutlaka makasa da ihtiyacınız olacaktır."

Bunun üzerine o büyük sultan şu cevabı verir: "Makası istemiyorum çünkü o, bölücü ayırıcı bir nesnedir. Herşeyi kesip parçalar, iğne ise birleştiricidir, makasın kesip böldüğünü diker, birleştirir. Ben aşkı öğretiyorum, tüm öğretim sevgidir. Benim amacım herşeyi birleştirmek. Onun için bir dahaki ziyaretinizde lütfen bana sadece küçük basit bir iğne getirin yeterli."

Bu, belki küçük bir kıssa, ama içinde alınacak hisse çok. Pırlanta taşlı makas gibi, süslü sözlerle toplumu bölmek, parçalamak, çeşitli inanç ve düşünce ayrımcılığı yapmak, elbette küçük, basit görünüşlü bir iğne gibi, birleştirici, toplayıcı olmaktan daha kolay. Bu dünya terzihanesi var oldukça, çeşitli makaslara da, iğnelere de ihtiyaç duyulması kaçınılmaz. Kimileri makas gibi kesip parçalarken, kimileri de iğne gibi kopan, ayrılan parçaları birleştirmeye çalışıyor. Gönül ehli arifler ise bütün bu olup bitenleri susarak, sadece arifane bir şekilde seyrediyorlar.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri:

Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Ârif ânı seyreyler

Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler,
diyerek bu hali çok güzel ifâde etmişlerdir.

Üzülerek belirtmeliyim ki, bendeniz o kemâl içerisinde olamadığım için, susup seyreylemekten aciz bir şekilde nedenlerin, niçinlerin, sorgulamaların dışında kalamıyorum.

Son zamanlarda hepimizin de bildiği gibi Hz. Mevlânâ ve yolu ile alâkalı birtakım spekülasyonlar yapılmaktadır. Bunlar arasında en dikkat çekici olan ise hiç şüphesiz Hz. Pîr'in bir mezhep ve meşrebe aitmiş gibi göstermeye yönelik olanlarıdır.

Fakat çok garip, anlaşılması oldukça zor olan bir durum var ki, o da, "Yaşadığım müddetçe ben, Kur'an'ın kuluyum. Hazreti Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, ben nakledenden de, o sözden de şikayetçiyim.(1)

Peygamberimizin yolu, izi aşktır.(2)

Aşk dini, bütün dinlerden ayrıdır. Âşıkların şeriatı da, mezhebi de Allah'tır. (3) diye buyuran, yolu, izi, dini, mezhebi belli olan, bütün dünyanın "Aşıklar Sultanı" diye yâd ettiği, "Hazreti Mevlânâ'nın yolundayız, Mevlevi'yiz" diyenlerin de, bu mezhep arayışı ve tartışmaları içinde olmalarıydı.

Nasıl olmuştu da bazı Mevlevi dostlarımız, tüm dünyayı sevgi, dostluk, kardeşlik, duygularıyla, bir anne şefkatiyle kucaklayan, güneş gibi hiç bir yaratılmışı ayırmadan, onları ilâhi nuruyla aydınlatan, Hazreti Mevlânâ'nın aşk şemsiyesi altından çıkarak, hâlâ mânevi bir kimlik arayışı içinde, bir mum alevi gibi sadece kendi etrafını aydınlatan, dar bir düşüncenin kırık şemsiyesi altında, mezhep çekişmeleri, kimlik arayışları içinde kalmışlardı.

Yaşanan bu olaylar çok yeni olmayıp, kökü çok eski yıllara dayanmaktadır. Ömrünü Hz. Mevlânâ ve onun eserlerine adamış, araştırmacı yazar Şefik Can hocamız, konuyla alâkalı olarak, 02.05.2002 tarihinde Konya Selçuk Üniversitesi tarafından düzenlenen, 10. Milli Mevlânâ Kongresi, "Günümüz Mevlevîliği" adlı sempozyuma sunmuş olduğu tebliğde, konuyla alâkalı olarak özetle şöyle demektedir:

"Çok üzülerek belirtmeliyim ki biz Mevleviler bile, kendi içimizde ikiye bölünmüş vaziyetteyiz. Birisi Şems yolu, diğeri Veled yolu. Tam bir vahdet, birlik, aşk, muhabbet yolu olan, her zaman birlikten bahseden "Beni ikiliğe düşer sanma" diyen Hazreti Mevlânâ'nın yolu, sevenleri tarafından ikiye bölündü, izin verirseniz bu duruma nasıl gelindiğini, hatıralarımdan bahsederek, açıklamak istiyorum. Senelerce evvel İstanbul sahaflarda kitap satan Hacı Muzaffer Ozak, Raif Yelkenci gibi çok değerli yakın dostlarım vardı. Bir gün Raif Yelkenci Bey merhum, beni dükkânına davet ederek Mısır Mevlevîhânesi Şeyhinin el yazması, eski bir Hatıra defterini gösterdi. Raif Yelkenci Bey ile birlikte okuyup incelediğimiz bu el yazması hatıralarda Mısır Mevlevîhânesi Şeyhi aynen şöyle diyordu:

'Yeniçeri ocağı lağvedilinceye kadar bütün Mevlevi tekkeleri birlik içinde, Hz. Mevlânâ'nın yolunda hizmet ediyorlardı. Yeniçeri ocağı lağvedilince Bektaşî tekkeleri kapatılmış, müfrit olan Bektaşi babaları da takibata uğrayınca, bunların bazıları Mevlevi tekkelerine sığınmış, dönemin Mevlevi dedeleri tarafından korunarak yardım görmüşlerdir. Bektaşî babalarının Mevlevî tekkelerine sığınmasından sonra bazı Mevlevî tekkeleri, Bektaşî babalarının tesirinde kalmışlar, diğerleri de Hz. Mevlânâ'dan sonra devam edegelen yollarına devam etmişlerdir. Böylece Mevlevîlik ikiye bölünmüş, Bektaşî meşreplilere Şems kolu, Hz. Mevlânâ'nın yolunda devam edip gidenlere de, Sultan Veled kolu denmiştir.'

Bendeniz okuduğum el yazması bir hatıradan bunları size arz etmeğe çalıştım. Elbette takdir sizlerin."

Şefik Can hocamız, takdir sizlerin diyerek bizleri anlayış ve idrakimizle başbaşa bırakırken, tarihî gerçekler içerisinde görüyoruz ki İstanbul'daki Yenikapı Mevlevîhânesi Sultan Veled kolunun, Bahariye Mevlevîhânesi de Bektaşi'lerin tesirinde kalan Şems kolunun temsilcisi olmuştur. Yakın tarihimizde ise Hz. Mevlânâ ve eserleri üzerinde yapmış olduğu çalışmalarıyla yakından tanıdığımız Abdülbâki Gölpınarlı ve Bahariye Mevlevîhânesi şeyhlerinden Midhat Bahari Beytur Şems kolunun, Yenikapı Mevlevîhânesi'nde yetişen Tahir'ül-Mevlevî Hazretleri de Veled kolunun temsilciliğini yapmışlardır.

Hz. Mevlânâ'nın bu konuda yanlış anlaşılmasının çok önemli sebeplerinden biri de, Hz. Pîr'in eserlerine başka görüş ve düşüncede olan bazı şâirlerin şiirlerinin karıştırılmış olmasıdır. Midhat Bahari Hazretleri, İran ediplerinden Hidayet Han'ın Divân-ı Şemsü'l-Hakâyık adlı eserini üç cilt halinde dilimize tercüme etmiştir. Bu tercüme Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Üzülerek belirtmeliyim ki bu üç ciltlik tercümede, Hz. Mevlânâ'ya ait olmayan birçok şiir vardır. Bu şiirler birtakım Şiî ve İsmailiye mezhebinde olan şâirlerin şiirleridir. Ne yazık ki şiirlerin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda Hz. Mevlânâ'nın yanlış tanınmasına sebep olmaktadır.4

Şefik Can hocamız, bu şiirler tercüme edilirken Midhat Bahari hazretlerine, Hz. Mevlânâ'ya ait olmayan şiirlerin tercüme edilmesinin çok yanlış olacağını, izin verildiği takdirde başka şâirlere ait olan bu şiirleri, gönüllü olarak gözden geçirip ayıklayabileceğini söylemiştir. Fakat, şiirlerin tercümesinin yapılmasını isteyen dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve tercümeyi yapan Midhat Bahari hazretlerinin isteği üzerine eser, içindeki Hz. Pîr'e ait olmayan şiirlerle birlikte tercüme edilerek yayınlanmıştır. Şefik Can hocamız daha sonraları bir dilekçe ile Kültür Bakanlığı'na başvurarak, Hz. Pir'in yanlış anlaşılmasına sebep olabilecek bu tercümeyi, gönüllü olarak düzeltmek istediğini bildirmişse de, bu konudaki uğraşları sonuçsuz kalmıştır.

Elbette Hz. Pîr'in inancı dışında olan bu şiirleri okuyanların, biraz da meşrepleri müsaitse, farklı görüşler içine düşmeleri gayet tabiidir.

Kabul etsek de etmesek de bu tarihî gerçekler içerisinde, bazı Mevlevi dostlarımızdan aldığı destekle, Prof. Dr. İzzettin Doğan, kendi fikirleri çerçevesinde yapmış olduğu çalışmalarına, devlet ve milletimizden beklentilerine, kişisel sorunlarına, maddî, manevî, hukukî hiçbir dayanağı olmadığı halde, Hz. Mevlânâ'yı da düşünce ve isteklerine ortak ederek görsel ve yazılı basın önünde, Hz. Mevlânâ ve öğretisiyle hiçbir yakınlığı bulunmayan istek ve arzularını açıkça ortaya koymuştur.

Hz. Mevlânâ ve Mevleviler hakkında gerekli bilgi ve söz hakkına sahip değilken, çeşitli renkler ve çeşitli diller içerisinde tüm dünyaya dağılmış bütün Mevleviler adına, beklentilerini dile getirmesi, yalnızca bendenizi değil, hiçbir siyasi rant ve çıkar endişesi taşımadan, Hz. Pîr'e gönül veren bütün Mevlevîleri derinden yaralamıştır.

Peygamber Efendimiz "Ben ilmin şehriysem kapısı, Ali..." diyerek, ilme, irfana ve insanlığa açılan en ulvî kapıyı göstermiştir. Hz. Pîr'in buyurduğu gibi sınırları sınırsızlık olan, mânevi gücü ve büyüklüğü kâinatın efendisi tarafından tasdik edilmiş o büyük ilmi ledün kapısını, ne bir mezheple, ne de bir dinle sınırlamak mümkün olmadığı gibi; Biz, altın gibi birkaç kişinin öz malı değiliz, biz deniz gibiyiz, mâden gibiyiz, biz herkesin malıyız. Biz söze, sayıya sığmayız, biz paha biçilmez bir hazineyiz, (5) diye buyuran Hz. Pîr'i de, kapısında "Mevlânâ" yazıyor diye, hiçbir derneğin veya vakfın öz malı kabul edip koca bir ummanı bir bardak suya, yüce bir aşk güneşini de küçük bir mum alevine sıkıştıramayız. Bütün dernek ve vakıflar, kendi çerçeveleri içerisinde kuruluşları adına istediklerini söyleyebilirler. Fakat hiç kimseye dünyadaki tüm Mevleviler adına konuşma, açıklama yapma, devlet ve milletimizden maddî beklentiler içinde olma yetkisi verilmemiştir.

Bizim ders gördüğümüz dershane aşktır.(6)

"Fıkıh dersi okutulan medresede nasıl dışarı atılma, kovulma sebepleri nizamlara, törelere bağlanmışsa, şunu iyi bil ki, aşk medresesinin de kanunları vardır." (7) diye buyuran Hz. Pîr'in yolunun, elbette bir usûl ve âdabı vardır. Bu konuda gerçek söz sahipleri ise, sorumsuzca yapılan bu çok yanlış davranışlar karşısında, "Anlayışsız cahil bir kişiye verilecek en büyük cevap susmaktır" diye buyuran Hz. Pîr'i rehber edinmişlerdir.

Bu dünya terzihanesinde bazıları ellerinde makas, kesip biçerken "Savaşta Hz. Alî'nin zülfîkârıyız, biz rüşvet padişahı değiliz. Param parça olan gönül hırkalarını diker, yamarız." (8) diye buyuran Hz. Mevlânâ, elinde aşkın iğnesi, kesileni birleştirmeye, dağılanı toplamaya çalışmıştır.

Bizim ders gördüğümüz yer aşktır. Bize manen ders veren de Celâl sahibi Allah'tır (9)

Aşk yolu, yetmiş iki milletin inancının dışındadır.(10)

Aşk dini, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da, mezhebi de Allah'tır.(11)

Yemin etmesini bilmem, ama şunu söyleyeyim ki ben ne bundanım, ne de şundan.(12)

Yukarıdaki satırlarda sizlere kısaca arz etmeğe çalıştığım Mesnevi ve Dîvân-ı Kebir'deki bazı beyitlerle, Hz. Mevlânâ kendisinin, dolayısıyla da aynı izi takip etmeğe çalışan tüm Mevlevîlerin yolunu ve manevî kimliğini açıklamıştır. Hz. Pîr'in bu ilahî sözlerini kendilerine rehber edinmiş olan bir tek Mevlevî'nin bile din, mezhep ve inanç ayrımcılığı içerisinde, devlet ve milletimizden maddî beklentisi olamayacağı gibi, bir din ve mezhep çekişmesi içinde bulunması da asla mümkün değildir. Eğer birileri; "Biz sadece Hz. Mevlânâ ve öğretilerini daha geniş kitlelere duyurmak adına gayret gösteriyoruz, bu uğurda çalışıyoruz" derse, elbette bir şey söylemek bendenize düşmez, çünkü Hz. Mevlânâ, yüzyıllar öncesinden kendi mübarek isminin arkasına gizlenerek şahsî ihtiraslar peşinde koşanlara en güzel cevabı vermiştir.

Siz sakın bizi yâd etmeyin. Buna lüzum yok, çünkü biz "biz"siz olduğumuzdan, kendimiz rüzgâr kesilmişiz de her yerde eser dururuz.(13)

Kendini manevî kirlerden temizlemeyeceksen bizden uzak dur! Kendi güzelliğimiz bize yeter.(14)


Yazar: Hayat Nur Artıran

1. Ş. Can, Mevlânâ, Rubailer, 1311.

2. Ş. Can, Mevlânâ, Rubailer, 49.

3. Ş. Can, Mesnevi, c. 11, 1768

4. Ş. Can, Divân-ı Kebîr önsöz.

5. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 842

6. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 162

7. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 145

8. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 755.

9. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 162.

10. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 135

11. Ş. Can, Mesnevi, c. 11, 1768.

12. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 805

13. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 93.

14. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 742.


http://akademik.semazen.net/ sitesinden 27.02.2010 tarihinde yazdırılmıştır.

GÜLE YAZDIM ADINI

müzik - özhan eren güle yazdım adını izlesene.com


Güle yazdım adını
Bülbül duysa kıskanır
Yar aşkından divanenim
Kim görse Mecnun sanır

Yar beni güllere yaz
Yaz beni gönlüne yaz
Al ömrümü al canım
Al senin ömrüne yaz


Güle sordum adını
Gün açılsın gör dedi
Yare ömrün vermezsen
Aşka ermen zor dedi

Gün açıldı tan oldu
Gül açıldı kar oldu
Ben aşkı satın aldım
Verdiğim bir can oldu .

Wednesday, February 17, 2010

CAN KARDEŞİM


İki hecede gizlidir bazen kardeşlik. İki hece yan yana gelir ve bir can kardeşi zuhur eder gönülde. Suretten önce candır saplanan yüreğe. Bir meftunluk, bir hasrettir arkası. Duyumsadığını aramaya başlamaktır. Kimdir yüreğimizi yüreğine dolayan? Bir serüvendir başlayan. Tek rehber gönüldür. Bir o bilir akacağı yeri, çağlar deli gibi. Çağlamak gönlün gayretidir. Gayret, vuslata doğru yol aldırır.
Sımsıkı bir kucaklaşmadır kimi zaman vuslat. Kalbinin eksik bir parçasını yerine koymaktır kollarını boynuna dolamak. Kokusunu içine çekmektir hem buraların hem ötelerin. Sonrası ise hep yüreğinde taşımaya mahkum olmaktır onu. Ona bakıp güzelleşmektir. Ona bakıp O'nu daha çok sevmektir, coşmaktır. O'na doğru yol almayı istemektir.

İki hece aldım ben ötelerden ;DE - NİZ. İçime hasret düşüren bir başka iki hecelik isimden armağan olan.
Ah kimsin sen? Nereden dokundun ikimizin yüreğine birden? İki hecelik isimlerimiz mi üçümüzü birleştiren? Ben ötelerdeki seni anlatayım, o buradaki seni anlatsın bana. Cem edelim sonra
ikisini. NUR'un yolundan bir bir basamak atlatsın bize. El ele olalım, İNSAN olmanın hakkını verelim. Şad edelim, şad olalım. Sonunda ne ötesi, ne berisi kalsın. Aynı yerde kucaklayalım birbirimizi...

Armağanından armağan geldi bana; Al bunlar ondan sana.

Esintin evimin her yanını kapladı. Ondandır artık eve dönüşlerimin sana dönüşüm olması. Zahirde solan karanfillerin batınımıza binlerce tohum eksin. Esintin mest etsin hep içimizi. İçimizden dışımıza sızsın kokun. Mest olalım, mest edelim.

''Çalış gamgilleri şad etmeye , şad olmak istersen
Sevindir kalb-i nası gamdan azad olmak istersen.''

Monday, February 15, 2010

AŞK

Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Har yanında çiçek açmış
Binboğa ormanı gibi
Nesine yar nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Canım sese mi geldin
Kadem basa mı geldin
Sağ olsam gelmez idin
Öldüm yasa mı geldin
Nesine...
Saçın yüzüne perde
Yüreğim düştü derde
Ayak üstü duramam
Seni gördüğüm yerde

Nesine...

Friday, February 12, 2010

EY AŞK, TERK ETME BENİ...




Dağbaşında rastladım aksakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde?""

Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın


Sunday, January 31, 2010

DOĞUM GÜNÜ

Mumumu yaktım bu yıl üflemek yerine. Nice dilekler geçirdim içimden aşk üzerine. Yanı başımda sevdiklerim vardı, dileklerime amin diyen. Üflenecek mumlarım yok, tüm mumlarım ışık olmayı bekler şimdi.


Günün sürprizleri bitti derken, kapı çaldı. Bir demet gül geldi Malatya esintisi ile. Bu yaş gününde ilkler var hep. Kardeşim ve çiçek :), sürprizlerin en güzeli oldu.


Duy şikayet etmede her an bu ney,
Anlatır, hep ayrılıklardan bu ney.
Der ki feryadım kamışlıktan gelir.
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.
Ayrılıktan parçalanmış, bir yürek,
İsterim ben, derdimi dökmem gerek
Kim ki aslından ayırmış canını,
Öyle bekler, öyle vuslat anını.
Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.
Herkesin zannında dost oldum ama,
Kimse talip olmadı esrarıma.
Hiç değil feryadıma sırrım uzak,
Nerede bir göz, nerede bir can kulak!
Aynadır ten can için, can ten için.
Lakin olmaz can gözü her kimsenin.
Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.
Aşk ateş olmuş dökülmüştür neye,
Cezbesi aşkın karışmıştır meye.
Yerden ayrı dostu ney, dost kıldı hem.
Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.
Kanlı yoldan ney sunar hep arzuhal,
Hem verir mecnunun aşkından misal.
Ney zehir, hem panzehir ah nerede var?
Böyle bir dost, böyle bir özlem var!
Sırrı bu aklın, bilinmez akıl ile,
Tek kulaktır müşteri, ancak dile.
Gam dolu günler, zaman hep aynı hal.
Gün tamam oldu yalan yanlış hayal!
Gün geçer, yok korkumuz her şey masal.
Ey temizlik örneği sen gitme kal.
Kanar her şey tek balık kanmaz sudan.
Gün uzar, rızkın eğer bulmazsa can.
Olgunun halinden anlar mı ham?
Söz uzar kesmek gerektir ve’s-Selam.


Yeni yaşımla birlikte hayatıma hoşgeldin, sefalar getirdin. Canımın canı, canıma can getirdin. Yaram sardın, derdim anladın. Dost oldun, yar oldun, cihan oldun, ben oldun. Ayna oldun bana. Sana baktım kendimi gördüm. Sonra cihana baktım, her şey sen oldun.
Sen, yeni yaşımın en özel armağanısın. Yaralı bir kuş kondurdun kalbime, al uçur dedin. Beni bana verdin, kanatlan artık uçma vaktidir dedin. Beni bana gösterdin. Yol alma vaktidir şimdi. Gönle inme vaktidir. Sen hep kuşlar uçur yüreğimde, heyecanın, tazeliğin daim olsun bende.

''Çalış gamgilleri şad etmeye , şad olmak istersen
Sevindir kalb-i nası gamdan azad olmak istersen.''

Tuesday, January 26, 2010

Dön Semâzen…






Dön Semâzen…
Halka halka küçülen bir noktasın sen…
Nokta nokta küçülen bir yoktasın sen…

Dön Semâzen… Kalp diyârına dön. Bir ayçiçeği sûretiyle yüzünü dön Şems/e. Ve bütün vücudun vecde gelsin güneşe dönüşünle. Dön Semâzen… Ben’den uzak ol Mevlânâ gibi, bedeni bırak… Dünyaya dair ne varsa, üzerinden at… Öyle bir geç ki mâsivâdan, postunu da bırak, dön de Dost’una bak… Mey rengine kanarak ve ney sesine yanarak… Döne döne Dost’una yaklaş. Aş bütün engelleri. O’na yakın ve kendinden ırak aşkınla… Yan ve dön… Yan ve sön…

Dinle sözümü sana direm özge edâdır
Derviş olana lâzım olan aşk-ı Hüdâ’dır
Âşıkın nesi var ise maşûka fedâdır
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Siyah hırkana nakıştır toprağa karışan nefsin. Ve sikken mezar taşıdır başında. “Kün” dendi ve sen “ol”dun. Şimdi ölme vaktidir. Sıyrıl dünya telaşından, ayrıl tac ile tahttan… Koy başına sikkeni… Ol ve öl genç yaşında. Döndükçe savrulan eteğin mezarda sana tek yârendir. Bilirsin, kefen beyaz bir tennuredir. Ten, nura gark olur; beden eriyerek yok olur, “ben” ötelerin ışığında kaybolur. Kefen, sana beyaz bir tennuredir. Ten, nura gark olur; ruh tendeki nurun huzuruna kavuşur. Ten ve ruh… İnsan bir sûredir, ölüm bir âyet… Gerisi vesâiredir.

Ey sofî bizim sohbetimiz câna şifâdır
Bir curamızı nûş edegör, derde devâdır
Hak ile ezel ettiğimiz ahde vefâdır
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Dön Semâzen… Güller dökülsün destegülünden. Süzülsün destârından esrârın. Dün, bugün ve yarın… Demeden kış ve yaz… Dön Semâzen… Sûfî bir pervânedir. Ateşi göze alan âşık, bir pervanedir; gayrısı yanamaz. Hamlar yanamaz… Anlamaz. O’nun birliğinedir bu Elif boy, bu niyâz… O’nun dirliğinedir bu içli seda, bu âvâz… Dün, bugün ve yarın. Dön Semâzen, açılsın kolların. Bir elin göktedir, bir elin yerde. Derde devadır bu daire… Dön, dön, dön… Hayy’dan gelip Hû’ya giden bu ses, ulaştırır seni halkın tek Hakk’ına. Lamelif ters döner, ki sûreti sana benzer. Lamelif zâhirden bâtına dönen bir yoldur, Lâ ve İllâ’ya çıkar bu adres… Âh bu ses… “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Dön semâzen, O’na dönmekten başka felâh yoktur.

Sazendeye uysun gönül tellerin. Kudüm “ol” diye inlesin ve uzansın semâya ellerin. Mutrıb çalsın, hânende söz alsın. Bu taksim, dokuz delikten gelir. Bu iklim, seni Bezm-i Elest’e gönderir. Gelen sensin, giden sen… Dön Semâzen.

Aşk ile gelin eyleyelim zevk ü safâyı
Göklere değin er görelim hûy ile hâyı
Mesiâne olup debreşelim çeng ile nâyı
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Adımını kalbinde duysun tüm kâinat. Tabiata selâm ver: Ehlen ve Sehlen. Eşref-i mahlûkat olan âdemsin sen. Adem olduğun vakit âdemsin sen. Dön Semâzen. Kadem vur zemine, işitsin cümle âlem… Tek bir ayakla bütün cihana fark at… Dön dünya etrafında ve dünya dönsün adımlarının altında. Dört selâmdan sonra… Dön, dön ve çark at… Şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat, kat kat gül olsun sûretinde… Dön gül gibi… Sön kül gibi…

Ayağını mühürle ve kulağını ver O’nun sözüne… “Ikra” emriyle okunsun kitap. Sayfa sayfa Aşr-ı Şerîf bir serap gibi insin gönlünün çöllerine. Gülbank sesi duyulsun, dervişlerin Hû’lara karışan sesi duyulsun. Zikret, zikret ve bir kerecik fikret: Sen âciz bir kulsun.

Aşk ile gelin tâlib-i cûyende olalım
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Dön Semâzen. Semâ ve sen... Kalbin semâya aşık bir kuştur. Semâ, halktan Hakk’a giden bir uçuştur. Dön Semâzen… Dönüş O’nadır. Görüş demidir, öp birer birer eşyâyı… Gölgelerden yükselen bir Nûr değil midir bu? Kır bütün aynaları ve gör Hüdâ’yı…

Dön Semâzen… Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır. Aşkın sana döndüğü yerde… Açılsın perde… Ve dur…

Dur Semâzen…
Halka halka küçülen bir noktasın sen…
Nokta nokta küçülen bir yoktasın sen…


Semazenler - Soufi Whirling Dervishes sayfasından alıntıdır.

Sunday, January 24, 2010

KAR, HOŞGELDİN :)

Hasretle beklediğimiz anlar vardır. Nice duyguları sığdıracağız sanırız içine onların. Beklenen dem geldi mi ise ya lâl kesiliriz, ya da anında tüketiveririz tüm hislerimizi. Ve özelmi çekilen anı sıradanlaştırveririz bir çırpıda.
KAR. Aylardır bir yağsa deyip de yağdıramadığımız yeryüzü gelinliği. Duvağını açtın üzerimize tüm zerafetinle. Her yer masum şimdi. Her yer AK. Nice selam getirdin her bir kar tanende ötelerden. Biriktirdiğimiz duygularımız dile gelsin istedin. İNSAN olduğumuzu anımsayalım istedin. Ama unuttun. İNSAN nisyan ile maluldur. İsteklerimize ulaştık mı unutuveririz çektiğimiz hasreti. Kıymet bilmeyiz kaybetmeden elimizdekileri. Nisyanımızdan sana beyaz kabus deyişimiz. Oflamalarımız, donmalarımız, senden kaçıp eve kapanmalarımız da hep bundan.
Darılma bize. Sen duvağını bizim tüm karalarımıza inat ört üzerimize. Kalmasın karalardan eser hiç kimsede. Gözlerimiz AK olana alışsın. Gözümüzden gönlümüze insin AK.
AK düşünelim, AK görelim, AK eyleyelim tüm eylemlerimizi.

HASRET KALDIĞIMIZ AK DUVAK,
ÖTELERDEN YERYÜZÜNE HOŞGELDİN.


**********************


KAR ANISI

Poştle kayma isteği bir yanı çocuk olan herkeste var sanırım. Kar beni çocukluğuma götürdü. Öğle arası bir saat olan bir okulda okudum ilkokulu. Okul yakınında park vardı. Yemek yemek yerine poşetleri kapıp soluğu parkın en yüksek tepesinde alırdık. Sonrası mı tepe bitene kadar kar üstünde uçmak... Soğuk hiç işlemedi bize. Islanan çoraplar, kızaran eller bizim değildi sanki. Çünkü kar'ın varlığına dolanırdı varlığımız. Kayarken vücudumuz hissederdi geridebıraktığımız her kar tanesini.Kar şimdi kara kabus. Çünkü dolamıyoruz varlığımızı varlığına. Kızak ya da kayak karla aramızda barikat. Bizi selamlayan kar tanelerini yutan birer kara delik onlar. Öyle ise kapın poşetleri elinize. Bulun bir tepe. Ve alın her kar tanesinin selamını.
Kar taneleri iniyor gökten döne döne. Ben de dönmek istiyorum onlarla birlikte. Dönerek kainatta dönen her zerreye eşlik etmek ve kainattaki bir zerre olmak istiyorum ben de.

Saturday, January 16, 2010

Bensiz dönmesin hiçbir şey :)




İstemem, ey gökkubbe, bensiz dönme...
İstemem, ey ay, bensiz doğma.
İstemem, ey yeryüzü, bensiz durma
Bensiz geçme, ey zaman, istemem.

Sen benimle beraberken
Hem bu dünya güzel bana,
hem o dünya güzel.
İstemem, bensiz kalma bu dünyada sen,
O dünyaya bensiz gitme, istemem.

İstemem, ey dizgin, bensiz at sürme.
İstemem, ey dil, bensiz okuma.
İstemem, ey göz, bensiz görme.
Bensiz uçup gitme, ey ruh, istemem.

Senin aydınlığındır aya ışığını veren geceleyin.
Ben bir geceyim, sen bir aysın madem,
Gökyüzünde bensiz gitme, istemem.

Gül sayesinde yanmaktan kurtulan dikene bak bir.
Sen gülsün, bense senin dikeninim madem,
Gül bahçesine bensiz gitme, istemem.

Senin gözün bende iken
Ben senin çevganın önündeyimdir.
Ne olur, öylece bak dur bana,
Bırakıp gitme beni, istemem.

O güzelle berabersen, sen ey neşe,
İstemem, sakın içme bensiz.
Hünkarın damına çıkarsan, ey bekçi,
Sakın bensiz çıkma, istemem.

Bir şey yoksa bu yolda senden,
Bitik bu yola düş enlerin hali.
Ben senin izindeyim, ey izi görünmez dost,
Bensiz gitme, istemem.

Ne yazık bu yola bilmeden, rasgele girene!
Sen ey, gideceğim yolu bilen,
Sen ey yolumun ışığı, sen ey benim değneğim,

Mevlana
Divan-ı Kebir'den

Wednesday, January 13, 2010

...


'' Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kaf dağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.''

Necip Fazıl Kısakürek

Tuesday, January 12, 2010

LÂL OLMAK

Siz hiç günebakan çiçeği olmak istediniz mi? Yanmaya gönüllü oldunuz mu hiç? Gözünüz O'nun gözü, kulağınız onun kulağı oldu mu?
Günebakan çiçeği güneşe meftundur, döner durur etrafında. Döndükçe güneş olur. Onda güneşi, güneşte onu görür bakanlar. Dönmek ''bir'' eder onları...Dönme sonrası eskisi gibi olmaz hiçbirşey. Keskin bir çizgidir o. Geri adım atmak da yanmaktır artık, dönmeye devam etmek de...Sahi siz günebakan çiçeği olmaya gönüllü oldunuz mu hiç? Güneşinizin yokluğunun size boyun büktüreceğini, varlığının ise benliğinizi kasıp kavuracağını bilip, yüzünüzü yine de O'na döndünüz mü?Her kişi anlamaz bu işin sırrını. Gönül ehli olan anlar ancak.
Gönlünde olanlardan bihaber olan kâtip ise ancak bu kadarını sızdırabilir dışarıya.

Aşk, aniden geldin yine. Direnmem korkarım boşuna. Öyle sıkı kuşattın ki benliğimi...Bu kez beni bana bırakma ne olur... Sevdiğine meylettir.
Her dem aşk olsun. Aşkınız daim olsun.

''Akşamların ardından sabahın sesi var
Kışlarda da bir gizli bahar müjdesi var
Vuslatların ardında ne var, sorma fakat
Hicranda senin vuslatının hissesi var.''
Şefik Can

Monday, January 11, 2010

HER DEM AŞK OLSUN :)


Sami Savni Özer (Ya Rabbi Aşkın Ver Bana)


Yarabbi aşkın ver bana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Aşkın ile yana yana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Cahe düştüm Yusuf gibi efendim
Derde düştüm Allah Allah Eyyub gibi
Ağlayayım Yakub gibi efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Mevlam koma beni bana efendim
Al gönlümü Senden yana
Müştakın olam ben sana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Seyyid Nizam oğlu kuldur efendim
İster güldür Allah Allah ister öldür
Aşkınla gönlümü doldur efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Saturday, January 09, 2010

GÜZEL OLANI SEVMEK

Kalbim bambaşka bir duyuşula yüklü. Tarif etmekte güçlük çektiğim duygular yaşıyorum. Ne kadar sürer, bu demden geriye ne kalır bilmiyorum.
Dünyanın gidişatına bakıp umutsuzluğa düştüğüm anlar sık olur. Hatta bazen doğan güneşe anlam veremem. Bunca çirkinliğin üstüne ben olsam doğmam diye düşünürüm. (İyi ki güneş değilim, yoksa mahvolmuştuk ). Ama elbette güneşin bilip benim bilmediğim çok şey varmış...
İki haftadır güneş olasım var. Ayırt etmeden kucaklamak istiyorum tüm kainatı. Nezaketi hal ve hareketlerimin vazgeçilmezi kılmak istiyorum. Boş lakırdılara kulaklarımı tıkamak, gözümü boş karelere bakmaktan sakınmak istiyorum. O'nu hayatımın merkezine almak, herkesi, herşeyi O'ndan bilmek, O'ndan bildiğim için de sevmek istiyorum.
Kimlere gönül verdiğimiz çok önemliymiş. Bu yaşa geldim bunu yeni öğreniyorum, öğrenmeye başlıyorum. Gönlümüzdekinin hali ile halleniriz biz de. Allah sevdiklerini sevdirsin hepimize ki biz de O'nun sevdiği hale bürünebilelim.

Peygamber Efendimiz, “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165) buyurmuşlardır. Muhabbet ve onun netîcesi olan beraberlik, beraber olunanla hemhâl olmayı icab ettirir. Çünkü “hâl sârîdir” ve onun akım vâsıtası “muhabbet”tir. Eskiler, “Kalpten kalbe yol vardır.” demişlerdir. Bu yol, kalpten kalbe hâl akışını sağlayan muhabbet kanalıyladır. Bu bakımdan kötülere muhabbet edenler, onların hâlleriyle hâllendikleri gibi Allâh’ın sevgili kullarına muhabbet edenler de o sevgili kulların hâlleriyle hâllenirler.
  • /abıhayatkatreleri


  • Bendeki bu hal ise bir güzeli sevmekle başladı. Öğretmenler için düzenlediğimiz Mevlana programının konuğu bana bu satırları yazdıran.

    Not: Bugün yorumların arasına bırakılan bir not beni çok mutlu etti. Not bahargelsin'den; ''Bende ödülün var, birinci sıradasın. Uğrayıp alır mısın?''. Şaşırdım ve merakla blog sayfasına uğradım,
  • bahargelsin

  • . Vefalı arkadaşım Sunshine blog ödülü vermiş bana. Tembel bir blog yazarıyım ben, yazı güncellemelerim bile düzenli değildir. Ama hayatbiryanılsamadır isimli blogla derin bir geçmişimiz vardır, doğumuna şahidim yani :). Arkadaşıma tekrar teşekkür ederim.
    Herkesi, her şeyi seviyorum. Ama bu ara bazılarını çok daha fazla :))

    Sevdiğin sese meylettir


    “Ey insan, dünyâdan birbirine zıd iki ses gelir. Acaba senin kalbin hangisini almaya istîdâtlı?...

    O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!..

    Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı adetâ kör ve sağır olur.”

    Mevlana

    Wednesday, January 06, 2010

    ...

    Gönlümdeki sevgileri birleştir. Tüm yollarımı sana çıkar. Sevdiklerini sevdir, gönülmde kalıcı eyle. Beni bana bırakma.

    Saturday, December 19, 2009

    Haydi eşek olalım :)



    ''Eşek olun!'', demişti bir tefsir dersinde hocamız ( Fatma Hale Liman ). Şaşkın şaşkın bakmıştım yüzüne. Ama o devam etti, ''Hiç şaşırma, yükelenebileceğini sırtlan yapamayacağın zamanlara denk gelsin! Yapabiliyorken yap, önden gönder yeri gelecek geri çekileceksin. Yok ve Hayır kelimelerini yok et. Çünkü yok - yokluğa sebeptir.''
    O günkü dersten sonra eşekler daha bir sevimli geliyor bana. Onlara imreniyorum. Üzerlerine konan her yükü isyan etmeden uysal bir şekilde taşıyorlar. Artık ben de yapılacak bir iş olduğunda hayır dememeye çok özen gösteriyorum. Gücümün iyilik yapmaya yetmeyeceği zamanlar aklıma geliyor ve elimi taşın altına daha kolay koyuyorum. Gidilecek bir semineri, düzenlenecek bir programı, vizyondaki güzel bir filme, evimde geçireceğim ptt gününe tercih edebiliyorum.



    Bugün de yoğun bir gün geçirdim. Öğrenciler için düzenlediğimiz Mevlana programı vardı. Program konuğumuz Fatma Hale Liman hocamdı. Şems, Mevlana, Mesnevi, nefis, gönül konularını içeren güzel bir konuşma dinledik. Öğrencileri gözlemledim, hepsi pür dikkat dinledi. Alıcıları açıktı, hocamızı da sevdiler. Bir kez daha hayran oldum ona, sıkmadan güldürerek o kavramları nasıl verebildi çocuklara. Program sonrası katılımcılarımıza beyaz kağıtlar dağıttım, görüşlerini yazmalarını istedim. İyiliğin önemini anlamışlar, sadece beden değil ruhlarına da özen göstermeleri gerektiğini fark etmişler. Mevlana ve Şems'e bakış açıları değişmiş. Eve geldiğimde yazıların bir kısmını Fatma Hoca ile paylaştım. Başka bir etkinlik için söz aldım ondan.
    İkinci Mevlana etkinliğimiz haftaya. Konuğumuz Hayat Nur Artıran. (Davetiyeleri aldım bugün, güzel olmuşlar.) Dilerim programla ilgili bir aksilik olmaz.Ruhumuzu beslediğimiz oranda yük sırtlanabiliriz. Zahirimize gösterdiğimiz özenin fazlasını ruhumuza göstermeliyiz. Çünkü Öz odur.

    Yalnız mıyız gerçekten?

    Güzel bir mail aldım bugün. İlaç gibi geldi. Sizinle de paylaşmak istedim.




    Dedim ki; çok yalnızım..

    Dedim ki; çok yalnızım..
    Dedin: ... Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186

    Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.

    Dedin: Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205

    Dedim: Bu da senin yardımını ister.

    Dedin: ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22

    Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.

    Dedin: (Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90

    Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?

    Dedin: ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.

    Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.

    Dedin: ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.

    Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?

    Dedin: ALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.

    Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?

    Dedin: ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.

    Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.

    Dedin: Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
    Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.

    Sen de 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.

    Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
    Dedin: Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.

    Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum.

    Thursday, December 17, 2009

    zamana kıyabilmek

    Paramı tasarruflu kullanmam gerekiği zamanlar çok olmuştur. Ancak özellikle son iki yıldır zamanımı nasıl tasarruflu kullanırım derdindeyim. Yetişemiyorum, her gün listemdeki tamamlanmış olması gerekenler eksik kalıyor.
    Bugün boş günümdü. Bu günün arkadaşlarımın arasındaki adı PTT ( pijama, televizyon, terilk). Bu yeni kavramı duyduğumdan beri benim hayallerimden biri oldu, boş günümü PTT günü olarak geçirmek, ama kısmet olamdı daha. Kışın soğuk günleri insanın bu isteiğini arttırıyor.
    Evimden çıkmamayı , kaygısızca oturup kitap okumayı, yazı yazmayı ( blog yazıları değil )müzk dinlemeyi ve yemek yapmayı da özledim. Ama özlem gidermek için yarı yıl tatilini beklemem gerekecek benim. Birileri çok yatınca, birileri daha çok çalışmak zorunda kalıyor işte...
    Bugün erkenden kalktım, kendime zaman ayırdım. Sabah sabah dolma pişirdim, banka işlerimi hallettim ( otomatik ödeme talimatı verdim- zaman tasarrufu).
    Zamanıma kıydım ( parama kıymak son zamanlarda daha kolay geliyor bana) ve kuaföre gittim. Yol boyunca kendimle mücadele ettim, orada geçireceğim zamanda neler yapabilirdim diye düşündüm durdum. Ama çok şükür gidişim güzel bir olaya vesile oldu.
    Kuaförüme dernek çalışmalarını anlattım, ücretsiz lise etüdümüzün başlayacağını söyledim. Ve bir öğrencimiz oluverdi. Azimli, başarılı bir kız öğrenci ile irtibat kurduk. İlk etüdümüze o da gelecek. Salondan ayırılırken mutlu ayrıldım, sebebi ne saç kesimimi beğenmem ne de yeni saç rengimdi :).
    Öğleden sonra derneğe gittim. Çalışmaları hızlandırdık. Sonra matbaaya gittim. Mevlana programı için davetiye siparişi verdim. Ben yorgun, Hasret yorgun olunca bir saatte bitirebildik tasarım işini. Bence güzel oldu. Davetiyenin sol üst köşesinde bir semazen var yanında Mevlana'nın yedi öğüdü altta da program içeriği. Hayat Nur Artıran Hanımefendi program konuğumuz. Geçen yıl öğrenciler için hazırladığımız program için aramıştım onu fakat tarihlerimiz onun programına uymamıştı. Bu yıla kısmetmiş demek ki, umarım öğretmen arkadaşlarımız istifade ederler. Allah utandırmasın.
    Listemde kalan eksikler;
    - Kar tuşlarımı dolduramadım
    - Okul AB projesi çevirisini yapamadım
    - Porgrama katılacak konuklar için hediye almaya gidemedim
    - Altıncı sınıf kitabının tashihini bitiremedim

    Bugün bir de şarkı dinledim, günün şarkısı oluverdi hesapta yokken. Yusuf Güney, Git bedenim buralardan. Kalplerimizin idaresi bizde olsaydı keşke. Ya da onun kapılarını hak edene açabilseydik. O önemli soruya evet cevabını vermek elimizde olsyadı. Karışık meseleler...
    Dedim ona; Bu anlaşılması zor durumda kusurlar bende, güzellikler sendedir. Samimiyetle güzel dilekler gönderdim Bursa semalarına :)