Sunday, October 04, 2009

SİZİN KAHRAMANINIZ KİM?



Rosi Kirilova Jiva Voda

Bir Bulgar halk türküsü. Annesini iyileştirebilmek için Can suyunu bulmaya giden bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Bulgaristan'da yaşayan Türkler 89'da yaşanan göçte doğdukları topraklardan sınır dışı edildiler. Ellerine valizlerini alıp ailelerini, evlerini geride bıraktılar. Ama bu göç hiçbirinin kalbine kin tohumu ekmedi. Düğünlerinde hala Bulgar halk oyunlarını neşe ile oynayabiliyor onlar. (Açılım... )


Rosica Kirilova

NTV yayınlarından çıkan bir kitap var, ''Sizin Kahramanınız kim?''. Kitapta 40 ünlü isim kendi kahramanlarını anlatmış. Bu ismler arasında Sevin Okyay, Mehmet Uzun, Coşkun Aral ve Haydar Ergülen var.
Bu çalışmadan esinlenen Haydar Hoca yazı atölyesinde bize de aynı soruyu yöneltti; Sizin Kahramanınız Kim?

Kahraman zenginiyim ben. Masal kahramanlarıma eşlik eden gerçek kahramanlarım oldu hep. Okuduklarımdan öğrendiğim doğruları yaşantılarına geçirebilmiş kişilerdi onlar. Masal satırlarından ayrıldığım anda onların anlattıkları beni şekillendirmeye devam ediyordu.

İki kahramanım var benim, ikisi de iyilik tarafımın mimarı. Başkalarını düşünmeyi, paylaşmayı, dürüstlüğü, sevmeyi onlardan öğrendim ben. Anneannem ve Rosica Kirilova, beni anlamak için onları bilmek gerek. Anneannemi birkaç satır ve paragrafta anlatmam mümkün değil. Onu size bir günde de anlatamam, içimdeki hüzün ve özlemin yakıcılığı buna izin vermez..

Rosica Kirilova Bulgaristan'da yaşayan hafif batı müziği sanatçısı. Günümüzdeki pop şarkıcılarından farklı bir misyon yüklemiş kendine. Seslendirdiği şarkıların sözlerinde iyilik mesajı saklı. Çocukluğum o mesajları dinlemekle geçti. Anneannemin bana doğum günü hediyesi olarak aldığı pikap aldığım en kıymetli hediyeydi ( hala öyle). Sabah kalkar kalkmaz Rosica'nın plaklarını takar ve giyininceye kadar onun şarkılarını dinlerdim. Okul yorgunluğunu da onun müziği ile atardım. Birileri size günde kırk defa aynı şeyi söylese siz söylenenlerin ta kendisi olursunuz. İyiliğe odaklı bir yaşam sürmek çocukluğumda tek seçeneğim oldu benim.

Okulda kırgınlıklar yaşadığımda, haksızlığa uğradığımda dertlerimi Rosica'ya anlattım ben. Hayalimde onunla konuştum, günlüğümdeki satırları ona hitaben yazdım. Ve yanlış yapmanın sınırına geldiğimde aklıma onu getirerek geri adım attım.


Tüm bunları o hiç bilmedi. Çünkü ona bunları ifade edebilecek yaşa geldiğimde bambaşka bir ülkedeydim ben. Ne çıkan son albümlerimden haberim oluyordu ne de yeni mesajlarından.


Göç sonrası yaşadığımız sıkıntılar sonrası asi bir genç kız olmamamda mırlıdandığım şarkı sözlerinin tesiri çoktur. İyiliğin zaferine inanmıştım bir kere. Er ya da geç hüzün yerini huzura bırakacaktı.


İki yıl önce myspace'te Rosica Kirilova'nın profiline rastladım. Uzun bir mail yazdım ona. Sizinle paylaştığım satırları ona da yazdım. Teşekkür ettim. Yaptığı işin önemini anlattım. Öğrencilerimin dinlediği müziklerin onlar üzerindeki tesirini anlattım.

( Günümüzdeki şarkı sözleri zaman zaman beni dehşete düşürüyor. Günde kırk kere onlara kulak vermek insanı ucube bir varlığa dönüştürür. )

Birkaç gün sonra mailime cevap aldım. Uzun uzun yazdıklarımın üzerindeki etkisini anlatmıştı kahramanım. Yaptığı işin işe yarar olup olmadığını sorguladığı bir dönemde ulaşmış mailim. Devam etmek için güç bulduğunu yazmış. Bir de 20. sanat yılı jubilesine davet etmiş beni:)
Sizin kahramanınız kim ? Herkese sevgiler.

Saturday, October 03, 2009

YAZDAN BİR GÜN

Yaz mevsimi tatil mevsimidir. Hepimizin bir yaz molası vardır. Sırtımızı yoğun iş temposuna döner ve kaçıp gideriz dinginleşebileceğimiz diyarlara. Zihnimizi boşaltır, yüreğimizin sesine kulak veririz. Kendimize, özümüze yaklaşırız. Sanırım yaz aylarında keyifimizin diğer mevsimlere göre fazlaca olmasının sırrı da bunda gizlidir. (İnsanın tüm kavgaları özünden uzaklaşmasıyla başlar. )
Yaz bitti. Geride bizi sonbaharın hüznünden, kışın soğuğundan koruyacak sıcacık anılar bıraktı. Sanırım yazla ilgili paylaşımlarımı bu mevime ondan bıraktım ben :).


İzmir'den döndüğümde bir arkadaşım aradı ve uzun süredir yoğun porgam engeline takılan bir buluşmayı gerçekleştirelim istedi. Florya'daki Belediye Tesisleri seçtiğimiz mekan oldu.Sabahın erken saatlerinde biraraya geldik. Anlatacak deneyimlerimiz, paylaşılacak sevinç ve hüzünlerimiz vardı...
Deniz kenarında güzel bir kahvaltı yaptık. ( Balıma arılar ortak oldu, boynum büktüm :). Arının balında ne hakkım olabilir ki benim) Mahlep aromalı simidin tadına özlem gidermenin hazzı da eklenince masadan hiç kalkmak istemedik. İnsan ne çok şey öğreniyor zamanla. Törpüleniyor, olgunlaşıyor, güçleniyor...

Denize baktık uzun uzun kalkmadan önce. Paylaşımlarımızın hüzünlü kısımlarını martılara yem ettik :).


Keşif turuna çıktık ( o kadar yemeğin üstüne tesisleri değil İstanbul'u baştan sona turlasaydık yeriydi). Ağçlara selam verip, çiçekleri kokladık. Çevre düzenlemesi gözlerimize bayram ettirdi.





Çiçek satış noktası bizi en mutlu eden keşfimiz oldu. Laleden karanfile, sardunyadan menekşeye, çilekten mandaline kadar aradığınız pek çok bitkiyi buradan alabiliyorsunuz.




Saksıların üzerinde bitkilerin fiyatları var. Sık sık fiyat sormak zorunda kalmıyorsunuz.


Bir sonraki keşfimiz gövdesi geniş, gölgesi çaplı bir ağaç oldu. Ayakkabılarımızı çıkarıp çimene oturduk. Sırtımızı ağacın gövdesine dayadık. Kitaplarımızı çıkardık, sırayla bölümler okuduk. Üzerinde yorumlar yaptık. Okuduklarımız sırlı olsa gerek. Onlarabizden başka kulak verenler de oldu. Bir sürü kuş kondu yakınımıza. Biliyoruz biz, sır onların da kulağına fısıldandı :).


Ayrılmadan önce kahve içmeye gittik. Cam kenarına oturdum. Uçakların denizi selamlayışını seyrettim. O selamın arkadaşlarımın gözlerindeki yansımasını gördüm. Ve içimden şarkılar söyleyerek evime döndüm. Hayat güzeldir :).

Wednesday, September 23, 2009

açılım...


Yazarlık okulunun benim için en güzel bölümlerinden biri Bejan Matur'un konuk olarak geldiği dersti. Ders boyunca içimden iyi ki gelmişim cümlesini tekrar ettim. Bejan Matur çocukluğunu anlatarak başladı söyleşiye. Anlattıkları içimde yıllarıdr özenle taşıdığım hüzünlerdi. İki farklı ülke, iki fraklı insan, aynı hüzün. Anneden ayrılış olgunluk ve hüznü bırkarırmış herkse, hem doğuda hem de balkanlarda. Ana dilden kopmak yazılmışsa alna, yaşanılan coğrafya bahanesi olurmuş kaderin kazası için.
Bir dili yeniden öğrenmek, kendi diline yabancılaşmak.Karmakarışık olmak.Belki de nereye ait olduğunu bilememek her yere ait olma isteği uyandırır insanda. Sanırım bu yüzden onun yazılarında taraf tutma hissine kapılmıyorum.Güven duyarak okuyorum satırlarını. Biliyorum acıya mesafesi eşit...
Son günlerde açılım gündemde, okulların ilk ders konusu bile buydu. Kafam karışık. Yorum yapmak istemiyorum. Zihnimi bulandıran, geçmişin izleri var.
Dilek tutyorum sadece. Dinsin bu acı. Bağışlasın herkes birbirini.Ben çocukluğumu, kır çiçeklerini ve adımı benden çalanları, bağışladım. Hem de içimde telafisi olmayan burukluğa rağmen.
Bejan Matur'un o günkü söyleşisinden sonra daha güçlü hissediyorum kendimi. Çünkü biliyorum yalnız değilim, ben dillendiremesem de içimdekileri, bağırmadan dile döken var onları. ( Acı bağırmamalıdır, yarıştrılmamalıdır )

Vird edindiğim dilekten fazlasına yetmiyor gücüm...
Bir yazı paylaşmak istiyorum sizinle.

KARDEŞLİK, ÖLÜM VE BENZERLİK

Gerçek sessizlik sesle doludur. Her şeyin üzerinin örtüldüğü bir kış manzarası... Kar yağıyor. Ölümlerin, ateşin, çığlıkların artık duyulmadığı bir yer olmalı.
Sessizliğin her şeyi yutarak kar gibi belirgin olduğu bir ülke. Her şey beyaz mı gerçekten? Saf ve temiz mi? Diyarbakır'ın o çok bildiğim sokağına ateş düşüyor. Ölenler, ağıtlar... Kardeşini, yakınlarını kaybetmiş olanların kameralara yansıyan sesleri, çığlıkları. Yaşanan ağıt değil sadece. Kulak misafiri olduğum bir konuşmada biri yanındakine şöyle diyor: 'Haberlerde Diyarbakır'ı gördüm. Ne kadar modern insanlar. Kürtler yaşamıyor muydu orada?..' Bugüne kadar ölenlerin sayısının on binlerle ifade edildiği bu pazarda, belki de ilk defa ölümün medyada sunuluşu benzerlik taşıyor. Kameralar ev içlerine giriyor ilk defa. Annelerin, kız kardeşlerin ağıtları duyuluyor. Ölenlerin bir hayatının olduğu ilk defa gösteriliyor. Ve buradan bakılınca o çok yaban, uzak görülen hayatların aslında aynı gaile ile sürdürülürken kesildiği... Dershaneye giden ve savcı olmak isteyen bir Kürt gencinin kardeşi ağlıyor mesela. Daha iyi bir lisede okumak için gittiği dershanenin kapısında, kendisini beklerken ölen babasına, o çok Kürdî seslenişle 'oy ben öleydim' diyen küçük bir kızın çığlıkları sonra. Evet, orada insanlar yaşıyor. Bir patlamanın yarıda bıraktığı hayatların aslında nasıl buradakilere benzediğini görmek şaşırtıyor birilerini. Ne yazık ki, hayatlarımızın benzediğini görmek için patlamalara, ölümlere ihtiyaç duyuyoruz. Ancak böylesi acılı bir kesinti benzerliğimizi ortaya çıkarıyor.

Acının, birleştiren, ortak bir kader yaratan gücünü nasıl bu zamana kadar kavrayamadık diye düşünüyorum. Neden ölümlerimizi, kamplara ayrılarak yaşadık? Şehit cenazeleri, terörist cenazeleri tarifinin içinde yok olan hayatları nasıl oldu da hayattan saymadık? DTP milletvekili Selahattin Demirtaş'la görüşmemizde, kızı Dılda'nın doğumunu anlatmıştı. 22 Temmuz seçiminin yapıldığı gün prematüre olarak doğan Dılda'nın hayatta kalması için çırpınan 5 doktorun, onlarca hemşirenin çabasından ve ailedeki kaygılı, korkulu bekleyişten söz ederken tüm samimiyetiyle yaşadığı bir duyguyu aktarmıştı. '6,5 aylık ve sadece 1.200 gram olarak doğan kızımın hayatı için bu kadar çırpınırken, çatışmalarda ölen on binlerce gencin hayatının nasıl da kolaylıkla bu toplumun elinden kayıp gittiğini düşündüm.' demişti. Bu soruyu aynı samimiyetle hepimiz kendimize sormalıyız. Nasıl oluyor da ideolojilerin kalın duvarları sadece hayatlarımıza değil, kalbimize de çekiliyor? Ölenin bir insan olduğunu bilmek... Yaşanan her ölümün hayatımızdan bir şeyleri eksilttiğini görmek neden bu kadar zor? Ama bu soruları kendimize samimiyetle sormamızın, kendimizle yüzleşmemizin önünde kan engeli var. Elbette kanın akmasında bir hesabı olanlar bu soruları da erteleme telaşında. Çünkü biliyorlar, aradan kan çekildiğinde asıl yüzleşme başlayacak. Kanın vicdanlarda oluşturduğu sis dağıldığında, Türklerle Kürtler belki de ilk kez gerçek bir konuşma başlatacaklar. Birbirinin varlığını tanıyan, hakkını teslim eden iki taraf olarak unuttukları benzerliklere odaklanacaklar. Uzun zamandır esiri oldukları aşırı ideolojik yüklenmenin öne çıkardığı ayrılıklara değil. O çok sözünü ettikleri ve ideolojik klişelerde özünü tükettikleri kardeşliğe aslında devamla nasıl da sahip olduklarını görecekler.

Mesela Türkler ve Kürtler, 'birbirimizin nelerinden vazgeçemeyiz' diye samimiyetle soracaklar. Hayatlarının tam ortasında duran bazı değerleri bu kadar kolay gözden çıkarmanın bedelini fark edecekler. O bedel çünkü Türklere ve Kürtlere şunu gösterecek; kolaylıkla vazgeçmeyi düşündükleri pek çok değer aslında Türklüğü ve Kürtlüğü oluşturan şey. Kaybetmeyi göze aldıklarını bir gün gerçekten kaybettiklerinde, sadece eksilmekle kalmayıp 'kendileri' olmaktan çıkacaklar. Ve gerçek muhasebe o vakit başlayacak. Türkler şunu soracaklar kendilerine: 'Biz Kürtlerimize ne yaptık? Yaptığımız yanlışlar neden bu kadar uzun sürdü? Şiddeti dışlayalım derken nasıl oldu da bütün Kürtleri yok saydık?'

Kürtler, 'Biz kendimiz olmaya çalışırken neden bütün Türklerin karşımızda olduğunu düşündük? Son derece masum olan varlık talebimizi nasıl oldu da yanlış mecralarda aradık?' diye soracaklar kendilerine. Ve elbette kanın sahibi, döktüğü kanla yüzleşecek. O kana arka çıkanlar, neye arka çıktığıyla... Türk-Kürt dediğinin aslında kim olduğuyla yüzleşecek... Ve daha da önemlisi silahlar, patlamalar susup şiddet dindiğinde, sorunun adı doğru konulacak. Sorunun bugüne kadar olduğu gibi sadece 'terör' ya da sadece 'yoksulluk' sorunu olarak değil, kimlik sorunu olduğu, 'Kürt sorunu' değil 'Kürtlük sorunu' olduğu korkusuzca dillendirilecek. Korkunun ve paranoyaların belirlediği refleksler, o gerçek konuşmada yerini karşıdakine güven duymanın huzuruna bırakacak. O iklimde ne Türklerin bölünme paranoyası ne de Kürtlerin asimile edilme korkularına yer olacak. Uzun yıllardır akl-ı selimin alanından çıkan her şey, birlikte yaşamanın hakikatine teslim olacak.

Evet, Diyarbakır'da bir kez daha ölümler oldu. Hiç bitmeyen, aslında hiç kesintiye uğramayan ölüm bir kez daha yokladı o kenti. Şiddet bu defa da masumları hedef aldı, o en güzel şehirde. Ve bu son yoklamada aslında ne kadar benzediğimizi gördük. Bedeli çok ağır olsa da buna da şükür. Olur ya aslında ne kadar benzediğini düşünenlerin kalbinde kanın katılaştırdığı kardeşlik hissi belki bu ölümlerle yeniden filizlenir. Dileyelim, bu filizlenme daha fazla kan istemesin. ZAMAN

BEJAN MATUR
08 Ocak 2008, Salı


Tuesday, September 15, 2009

Sihirli gece


Masallarla büyüyen çocukların hayal güçleri sınır tanımaz. Heidi, Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel, Peter Pan onların en yakın arkadaşlarındandır. Bir tek onlar bu kahramanların kitaplarda yazılı olmayan maceralarını da bilir. Çünkü sırdaştır onlar.Sırlarını açarlar birbirlerine.
Heidi benden çektiği kadar ne Clara'dan ne de onun etrafındaki gardiyan ruhlulardan çekmiştir. Yaramazlıklarımı, kırgınlıklarımı hep ona anlatırdım ben. Heidi'nin hayal kırıklığını da ben iyileştirirdim ama. Satırları anında dilediğim gibi değiştirir, hüznünü neşeye çevirirdim :).

Öğretmeni masallar olanların düş ile gerçeğin ayrımını yapması çok zordur. Ondandır Kadir Gecesi'nin benim zihnimde menekşe kokulu bir masal gecesi olması.
80'li yıllar Bulgaristan'da yaşayan türklerin ruhuna ızdırap tohumlarının ekildiği yıllardır. Geleneklerin ve dini değerlerin insanların üzerinden sökülüp alınmaya çalışıldığı sancılı bir dönemdir 80'ler. Kaç çocuk bir sabah bambaşka bir kimlikle açmıştır gözlerini yeni güne? Siz hiç bir sabah yıllardır birlikte olduğunuz sınıf arkadaşlarınıza, yeniden tanıştırıldınız mı? Bir günde isimizden oldunuz mu hiç ? Masal çocuklarının bile ayak uydurmakta zorlandığı bir tecrübedir bu...
Yasakların etrfımızı bir sis perdesi gibi kuşatmasından olsa gerek anneannemin Kadir Gecesi'ni masallaştırarak anlatması. Benim de hayal gücümü kattığım büyülü bir gece masalıydı o. Anneannem anlatır ben Heidi ile gözlerimi uykunun esaretinden kurtarmaya çalışırdım. Uyumamalı ve o gece gelen periyi yakalayıp, dileklerimi iletmeliydim ona :). Ağçların nasıl yere kadar eğildiğini görmeli, yıldızların yeryüzü ziyaretini kaçırmamamlıydım. Yeryüzündeki tüm canlılar o geceyi bekler, derdi anneannem. Sık sık pencereden bakar, bahçedeki köpeğimizden ipuçları yakalamaya çalışırdım. O gece hiç uyumamalı ve o büyülü anı yakalamalıydım. Ama gözlerim Heidi'ye rağmen uykuya yenik düştü hep...
Bugün menekşe kokusuna gebe bir gece olacak. Buram buram anneannemin özlemi sardı her yanımı. Sihrili gece masalını çözdüm ben, hem de bana seçtiğiniz ismi taşıyarak üzerimde diyebilsem keşke ona. İyi ki masal hazineme bu gece masalını da katmışsın diyebilsem. Ya da o ötelerden dile dökme hiç, hepsinin farkındayım ben dese...

Evet, düşlerimiz dile gelsin bu gece. O'nun bizimle beraber olduğundan hiç süphe etmesek. Kendimiz için dile gelirken düşlerimiz, ötekiler için de düşlemeyi ihmal etmesek. Kandiliniz mübarek olsun.



Kadir Gecesi

Monday, August 31, 2009

HAFİFLEYELİM :)

Küslükler eksiltir bizi. Benliğimizi törpüler. Kalbimize taşımakta zorlandığı bir yük yükler, onu yorar. Yaşam sevincimizi azaltır. Buruk bir acı serpiştirir yaşadığımız tüm dakikalara. Mutluluk ve sevinçlerimize hüznün gölgesini düşürür. Yarım kalmış, tamamlanmamış ilişkileri binlerce kez baştan yaşatır bize.
Kendimizi anlatmaktan çok, karşımızdakini anlamaya çalışsak keşke. EMPATİ kursak. Ve gerektiğinde feragat edebilsek haklı olma hakkımızdan. Bağışlasak. Azad etsek kendimizi kırgınlığın esaretinden. Helal ediversek hakkımızı ve hiç hatırlamasak kime küsmüş olduğumuzu.
Kırgın ya da küs olduğunuz kişiler varsa 1 Eylül barışmak için iyi bir bahane. Dünya Barış Günü ve Ramzan ittifak etmişler :). Hafiflemek için bundan daha iyi bir zaman olabilir mi?
EMPATİ kurabilme gücümüzün artması dileği ile.

Thursday, August 27, 2009

Kuş olup uçmak...

Sırlı bir zaman dilimindeyiz. Birler katında bine dönüşüyor. Bize her zaman doğruyu fısıldayan sese duymaya açık kulaklarımız. İsteklerimize gem vuruyoruz. Çektik elimizi eteğimizi nefsimizi okşayan tüm lezzetlerden. Bir emirle hareket ettiğimizi hatırladık yeniden. Ve yaratılış gayemize yaklaştık. Varlık nedenimiz iyiliği emredip kötülükten alıkoymaktır. İyilik yapmaya kenetlendik.

Ramazan ayında hepimiz adeta melekleşiyoruz. Duyarlılıklarımız artıyor. Ötekileri önemsiyoruz. Yanlışlardan uzak durma gayreti içinde oluyoruz. Elimizdekileri paylaşmamız gerektiğini fark ediyoruz. İftar davetleri, kumanyalar ve sadakalarla elimizdekileri başkaları ile paylaşıyoruz. Ve vermenin hazzını yaşıyoruz. Çocukluktan kalma kuş olup uçma hayalimizi gerçek kılıyoruz. Birine iyilik etmek hafifletir insanı, kuş gibi uçuruverir bir anda.

Bu Ramazan biraz buruk benim için. Okul telaşı yok, makarna poşetleri ile peşimde koşan öğrenciler de yok. Ders çıkışı gidilen toplu iftar neşesinden de uzaktayım. Kendime vakit ayrabildiğim ilk Ramzan bu ( ne çok hayalini kurardım bunun). Bol bol okuyup kulluk ediyorum. Ve anlıyorum ki başkaları için koşturmanın lezzeti başka hiçbir eylemde yok. Kendim için yaptıklarım kuş olup uçuramıyor beni...
Ondan işte önümüzdeki haftadan itibaren günlerimi doldurmam; yatılı öğrenciler, mezun iftarları, küçük çaplı Ramazan kampanyaları. Kuş olup uçmabilmek için hepsi :)


Rabbim,
Bu günlerde San'a en sevimli gelenlerimiz, kendini temize çıkarmayanlarımızdır. HATAMI biliyorum; nedamet ateşimi bildiğini de biliyorum...
İyilik yapabilme gücümü arttır. İylik yapabilme düşleri ile doldur hayal gücümü. Kusurlarımı gidermeme yardım et. Hoşnut olduğun hallerimi çoğalt, hoşnut olmadığın hallerimi gider. Farkındalığımı arttır, gafletimi söküp al. Beni bencillikten, cimrilikten koru. Mahzun gönüllere uzat elimi. Kalbimi Senin sevginle doldur. Doldur ki sevmem gerektiği gibi sevebileyim Senden olan her şeyi...

Not; Fonda çalan ezgi öğrencilik yıllarımın favori ezgisi. Paylaşmak istedim.

Monday, August 17, 2009

Nihayet benim vizyonumda :)

'' Kader nedir? - Kaderini şekillendirmek kaderindir.Kader birini sevmek için oluşturduğun bir köprüdür''


Planlar yaparız. Haftalık, aylık, dönemlik, yıllık hatta ömürlük. Oysa bir saat sonrası için tasarladığımız eylemi bazen aylarca uygulamaya geçiremeyiz. Bunun için yüzlerce bahanemiz olur. Hesapta olmayan bir yığın aksilik çıkıverir bir anda karşımıza. Ve biz ( sabır ve hikmetten yoksun olanlar)neden ile başlayan sorular girdabına teslim oluruz.
Her sorunun cevabını uzun uzun düşünürüz. Oysa tüm cevaplar bizim için zamanda gizlidir. Zaman olayların üstündeki örtüyü kaldırdığında planlarımızın gerçekleşmemiş olması karşısında iki büklüm olasımız gelir. Ve fark ederiz ki, tüm planlar O’nun onayı olmaksızın hüküm yitirmeye mahkumdur. İyi ki de öyledir. Yoksa kendimiz için iyi olduğunu düşünüp istediğimiz nice şey başımıza ne sıkıntılar açardı şimdi. Fatma Hale Hanım’ın tavsiyesi bir haftadır kulağımda ‘’ Nokta atışları tehlikelidir, onlardan kaçının. Hakkınızda hayırlısını isteyin her an.’’
Biz bilmeyiz ama bilen biri var. Sonucu güvenerek O’na bırakmaktan daha güzel ne olabilir ki?

Bir ay önce İzmir’de tatil öncesi alışveriş yaparken iki film almıştım acele ile. Gideceğimiz tatil yeri sakindi. Kitap okumaya ara verdiğimde bu filmleri izlemeyi planlamıştım. Ama gelin görün ki film bir türlü bu geceye kadar vizyona giremedi.
Bugün arkadaşlarımla beraber güzel vakit geçirdim. Eve geldim, sebepsiz bir kasvet konuk oldu gönlüme. Ve payıma bu gece tatil için aldığım filmi izlemek düştü :). İyi ki de öyle oldu. Fatma Hale Liman’nın tatlı konuşmaları sonrasındaki bakış açımla birleştirdim izlediklerimi. Sonuç ne mi oldu? Kasvet beni terk etti. Ben planımdaki zaman kayması için O’nın karşısında iki büklüm olmak istedim. Gece yarısı oldu ve benim içimde bir neşe bir neşe :). Sevgiler.


Film kaderi sorguluyor. Detay anlatmıyorum. İzlemek isteyenler olur belki. Birinci kısım biraz sıkıcı gelebilir, filmi sonuna doğru birleştirebiliyorsunuz. Ve final cümleleri; Charlie:'' Kader bir şey yapmak istediğinde bunu tek başına yapamıyor, yine de restorana gitmeniz gerek. Orada olmanız gerek, bir köprü oluşturmanız gerek. Sevdiğiniz insan için.''

Wednesday, July 22, 2009

SAFA GELDİN HÜZÜN :)



Nefes alışımızla başlıyor ziyaretleri. Binlerceler. Üzerimizdeki tesirleri sayılarından da çok. Gelişleri çat kapıdır. Müsait değilim mazeretlerine kapalıdırlar. Her ziyaret ayrı bir yolculuğa çıkarır ziyaret edileni. Ve hiçbir yolculuk sonrası biz, yolculuk öncesi bizle aynı değildir.
Kalp, sözcüğüne hepimiz sempati ile bakarız. Kalıcı duyguları özdeşleştiririz çünkü onunla. Peki nedir bu kelimenin anlamı? Kalplerinizde olan bitenlere bir göz atın bakalım. Orada olanların ne kadar farkındasınız? Kalp ……………………. dır. Boşlukları kendi tanımınızla doldurun lütfen.
Şimdi bir tanım yapacağım size, tanımı yapılan kelimeyi siz bulun, ………. bir anda dönen demektir. Evet, kalp bir anda on farklı duyguya dönebilir. An içinde yüzlerce duyguyu yaşatır bize. Bedenimizin tasarrufunu kısmen elimizde bulundurabilirken, hislerimizin kontrolü çoğu zaman elimizde değildir. Acıya, hüzne, kasvete kapıyı açmamak için direnmek boşuna. Ev sahipliğini yapan biz değiliz. Kalp onlara tanıklık etmek için vardır, ondandır kapıları sonuna kadar açması tüm duygulara. Ona mutsuzluk da mutluluk da hoş gelir. Ayrımı da şikayeti de yoktur hiçbir hisse.
Kalp, bizim farkında olmadıklarımızın farkındadır. Her şey zıddıyla bilinir. Zıtlıklar olmasaydı, değer yitirmeye mahkum olurdu kainat. Hayret duygusu bizden alınırdı. Yaşamak ve yaşamamak arasında fark olmazdı hiçbirimiz için. Zıtlıkları var edene teşekkür etmek boynumuzun borcu olmalıdır.
Yüreğime hüzün ve acı konuk olduğunda, dayanma gücü verdiğin için SANA teşekkür ederim. Serüven sonrasındaki ben’i bana çok sevdirdiğin, yitiğimi bulmama yardım ettiğin için SANA şükrediyorum.
Kabz hali korkutmasın kimseyi. Yüzünüzü O’na dönün, hatalarınızı samimiyetle sadece O’na açın. İçinizin acıması ürkütmesin, sabırla dilekleriniz dile gelsin. Emin olun kabz sonrasındaki aydınlık içinizde güneşler açtıracaktır.
Çok seviyorum ben kendimi :). En az başkalarını kolladığım kadar kendimi de kolluyorum artık. Ne istediğim sorusunu kendime de soruyorum. Ve bazen önce ben diyebiliyorum .
Hayat güzeldir, hem de çok güzel :)

Thursday, July 16, 2009

Zeynep :)

Son Pazarım. Misafir ağırlamak için iyi bir fırsat. Randevuyu ilk isteyene veriyorum. Yıl içinde beni evde bulana aşk olsun. Gelecek misafiri memnun etmeliyim. Hatta hazırlayacağım ikramların içine bağımlılık yapan iksir koymalıyım. Sık sık gelmeliler bu eve. İsveç diyeti sonrası kalori hesapları yapıyorum. Üç yufkadan tava böreği, yağsız sütlü tatlı ve koca bir kase salata. Günün menüsü tamam, ( Tava böreği tarifini yazarım size fırsat bulunca).





İşte kapı çaldı. Üç kişi var kapının önünde ama nedense beni sadece biri ilgilendiriyor. Hemen kucaklıyorum, diğerleri dönse de olur :). Ama diyemiyorum ki onlara bunu, nazik bir ev sahibiyim ben. Zeynep'le beraber diğer konuklarımı da alıyorum içeri. Zeynep'i tanıdığınızı sanıyorsunuz siz şimdi ama bu sizin bildiğiniz küçük cadı değil. Haklısınız kafanız karıştı, Zeynep'ler sardı etrafımı, hepsinden söz ederken açıklama yapmak zorunda kalıyorum.
Bu Zeynep Murat Papak Zeynep, babasının kopyası minik bir kız (olmaz böyle şey-ama oldu işte ). Bu şirine sadece birkaç aydır aramızda. Ama dünyanın hakikatleri ile ilgili bilgileri abi ve ablalarına taş çıkartır. Doğduktan bir ay sonra annesine her yerde eşlik etmeye başladı o. Kaç semineri, kaç toplantıyı baştan sona pür dikkat dinledi. Neler biriktirdi minicik yüreğine. Bizim anlamakta güçlük çektiğimiz hangi sır fısıldandı onun kulağına? Uyku saatlerini araba koltuğu, toplantı masası ve ana kucağında geçirmeye kaç bebek gönüllü olur? Sadece kulağına sır fısıldanan bebekler yapabilir bunu.


Zeynep, bana misafir olduğunda sehpa ortadan kaldırılır. Salonun tam ortasına en konforlu yorgan açılır. Ve Zeynep oraya yatırılır :). Sıcaklarda hanım böyle rahat ediyor.



Dünyanın en zor işlerinden biri bence bebek fotoğrafı çekmek. Gerçeği yansıtsın diye kaç poz çektim ama başaramadım. Fotoğraflar şirinliğine gölge düşürdü hep.


Canım,
Kulağına fısıldanan sırla örgüle tüm yaşantını. Gönlün hep aydın olsun. Elin mahsun olanlara uzansın. Burada olana değil, seninle ötelere gelebilecek olana meyl etsin gönlün. O'nun hoşnut olduklarından ol hep.

Tuesday, July 14, 2009

İstanbul günlerini pazar eylemiş :(

Tek bir günü yaşıyorum bir haftadır. Yedi gündür, takvimim bugün pazar diyor bana. Erken kalkma, toplantı, seminer hazırlama, kitap yazma gibi telaşlardan uzaktayım. Ebru inanmayacak belki ama geç ( kendimce geç tabi) saatlere kadar uyuyorum. Hatta uyanıyorum, birkaç sayfa okuyup bir daha dalıyorum uykuya. Kalktıktan sonra kahvaltı telaşım da yok( İsveç diyeti - sakın denemeyin ). Gazetemi alıp televizyonun karşısına geçiyorum. Elimde kumanda kanallar arasında geziyorum, hiçbir kanala demir atamıyorum. ( Televizyon izlemeyi unutmuşum ben, odaklanamıyorum işte). Gazetedeki köşe yazılarından sonra sıra bilgisayara geliyor. Müzik dinliyorum, her gün bir şarkıya takılıyorum. Tavsiye ederim, kulağınıza mola hakkı verip şarkıya odaklanıyorsunuz. Her şarkıya bir yazı yazabilecek duruma geldim ben :).

Öğle yemeği vaktinde sıra. Gene telaş yok. Menü belli yoğurt. Sevene afiyet olsun. Yemek sonrası yatağıma koşuyorum, en sevdiğim sünneti uygulama vakti. Kaylule yapıyorum. (Şaka bir yana, yarım saatlik bu uyku insanı gün boyu zinde tutuyor. Yurt dışında bunu uygulayan şirketler bile var.) Uyku sonrası bir televizyon izleme denemesi daha yapıyorum, başarısızım ama denemeye devam edeceğim.




Sıra kitaplık yanına gitmede. Kitaplar, sayfalarını açtığım an yakalanıyorum onlara. Uzandığım yerden yüzlerce duyguya yolculuk yapıyorum. Yüzüm ayna oluyor. Hayret, memnuniyet, hüzün, özlem bir benim yüzümde gölgesiz yansıyor.


Akşam vakti. Yemek telaşsız. Salata ve biftek. Sonra yazı çalışması yapıyorum. Sene boyunca Haydar Hoca ile Ali Hoca'ya ödev yapamama nedenimi anlatamadım. Haydar Hoca tembelliğime
dem vurdu eksik ödevlerimi gördükçe. Ah bir anlatabilseydim tempomu. Kaç kişilik mesai yaptım ben bu yıl. Bana ait zaman uyuduğum beş saatlik uykulardan ibaretti.

Yarın günlerden gene pazar :). Ben birkaç gün daha günlerimi pazar eyleyeceğim. İnanın hak ettim. Üç ayı aynı gün kılsam hakkım yani. (Ama ben on gün belirledim kendime).

İstanbulda'yım. Vaktim bol. Sabah 8:00 akşam 23:00 tüm etkinlikelere katılabilirim. Yaz öncesi kaçırdım diye oturup ağladığım bir sürü semineri can kulağı ile dinleyebilirim. Hiç üşenmeden Tarık Zafer Tunaya'ya gidebilir hatta ordan Tarih Kültür'e uğrayıp günün etkinliğine katılabilirim. Ama gelin görün ki İstanbul yazın tüm günlerini pazar eylemiş.


***

Gönüllü çalıştığım dernekte SBS tercihleri yaptım bugün. Öğretmenlerin hepsi tatile gidince iş başa düştü. Uzman oldum :), gelin en sağlıklı tercihleri yapalım. Öğrencilerden çok veliler heyecanlı. Çocukların hayalleri ise puan engeli tanımıyor. Onlara bunu anlatabilmek öyle zor ki.

Ne istediğini bilen bir kızda aynı dönemlerdeki beni gördüm.

Hanife: Hocam, ben Türkçe öğretmeni olmak istiyorum.

Ben: Canım, güzel meslektaş oluruz. Ama puanın Anadolu Lisesi için yeterli değil.

Hanife: :(

Ben: Anadolu meslek liseleri var. Çocuk gelişimi bölümü yazalım sana. Gene öğretmen olursun.

Hanife: Ama ben Türkçe öğretmeni olmak istiyorum.

Ben: Ben de ingilizce öğretmeni olmak istiyordum düz liseye gittiğimde ( dil bölümü omayan bir düz lise) . Başarılı olmanın sırrı gideceğin okulda değil sendedir. Evine yakın başarılı düz liseleri listeleyelim. Tercih formunu da boş bırakalım. Ne dersin?

Hanife: :)).

Lise son öğrencileri bile ne yazık ki hangi mesleği yapmak istedikleri konusunda kararsız. Bugün Hanife beni çok mutlu etti. Öğrencilerinin karşısına çıkıncaya dek hep kendine yatırım yapacak çünkü o. Ve biliyorum, hayatının merkezi öğrencileri olacak.


Sunday, July 12, 2009

KELEBEK KANATLARI

Radikal gazetesi '' Baharını bizimle paylaş'' sloganı ile bir dijital fotoğraf yarışması düzenledi. Binlerce güzel kare yüklendi yarışma sayfasına. İçim umut doldu çünkü güzel kare yakalayabilmek, güzel yürek taşımayı gerektirir. Çieçeklerin, böceklerin uyanışını karşılayacak binlerce yürek var hala.

'' Kelebeklerin sohbeti'' ( Merve Çirişoğlu ) benim favori fotoğraflarımdan biri. Merve'nin kelebeklerine bakıyorum. Yüzümde buruk bir tebessüm oluşuyor. Sohbet etmek bol vakti gerektirir. Kaç sohbet sığar bu iki kelebeğin ömrüne? Papatya dışında kaç çiçeğe konuk olabilirler? Kanatlarındaki zerafeti kaç göze fark ettirebilirler? Ve miadları tamamlandığında kalan ne olur onlardan geriye? (Tüm bu soruların cevabı Kelebek Kanatları sergisinde gizlidir.)

Miadını doldurmuş rengarenk binlerce kelebeği bir arada düşünün. Bu kelebeklerin misyonu miadlarını doldurdukları an başlıyor. Çikolata renkli ellerin mahareti ile kelebek kanatlarının himmeti birleşiyor. Ve ortaya kanatların el ele verdiği muhteşem motifler çıkıyor. Kaç sohbete eşlik eder bu motifler? Kaç gözü hayran bırakırlar kendilerine? Ve himmetleri ile kaç yüzün yere bakmasına neden olurlar?



'' Kelebek Kanatları'' sergisindeydim bugün. Miadlarını benimkinden uzun kılmış binlerce Orta Afrika Cumhuriyet'i kelebeğine imrenerek baktım. Kısacık anlarına neler sığdğrabilmişlerdi onlar. Miadımızın uzunluk kısalığında değildir sır. Sır himmetimizdedir. Bir kelebek kanadı himmetinin gerisinde kalmak yüreklere ateş düşürmeldir.

Tabloların satışından elde edilen gelir ile Orta Afrika Cumhuriyeti'nde bir okul açılacak. Ve kelebekler hepimizin içindeki ateşi alevlendirmeye devam edecek.

***
Afrika'da tropikal iklimde binlerce kelebek türü var. Ömürleri 2-3 gün arasında değişen kelebekler, Orta Afrika halkının ilgi odağı. Benzer desenler, kompozisyon oluşturabilecek kanatlar birleştiriliyor. Hayata veda eden kelebeklerin kanatlarından oluşan özel tablolar, Orta Afika Cumhuriyeti halkına yeni bir hayat kaynağı oluyor.


Saturday, July 11, 2009

Yaz ortasında donmak







Güneşin sevgisini en yoğun gösterdiği günleri yaşıyoruz. Aşka dönüşen bir sevgi bu. Yakması hepimizi bundan. Kaçmak mümkün müdür aşktan? Hepimiz yakalanıveriyoruz ışınlarına. Nafile öğleden sonrayı, akşamı beklemek kapalı kutularımızda.
Bu aşkın yakıcılığından kaçmak için bir şarkıya sığındım ben. Çocukluğumdan kalma, eski bir film müziği; '' Zimna vakantsia'' - Kış tatili...
'' Sevgili kış tatili,
Seni anılarımda saklıyorum,
Seni kış koleksiyonumda donmuş minik bir gözyaşı gibi saklıyorum... ''
Güneşin aşkı ile hemedem olun siz. Ben kışın aşkına teslim ettim kendimi bu gece. Şarkının melodisine emanet ettim ruhumu. Çıkaracağı yolculuğun, kavrulan tüm yanlarımı serinleteceğini bildim. İşte uğrak yerlerimiz.
Naylon poşetleri kızak yapan çocuklar oldu ilk durağımız. Karı öğle yemeğine tercih eden, aç ama mutlu çocuklardı onlar. Hepsi masallarla dost, kibritçi kızı anlayabilmek için kar suyunun çoraplarından eksik olmaması öğle araları boyunca. Ayaklarım buz kesti, kar suyu çorapsız ayklarımı kapladı yeniden. Bitmedi duraklarımız, devam etti yolculuğumuz. Kır çiçeklerindeydi sıra. Kardelenler ve çiğdemler, karın büyük aşkları. Bir onları narinliklerine rağmen incitmez o. Sırlıdır aralarındaki bağ. Bir bilse kar benim de onlarla olan sırrımı... Son durağa yaklaştık. Bir köy evi. Buz kesti her yanım. Köy çeşmesine bakraçlarını doldurmaya gitmiş ve gelememişti işte. Yaz ortalarında bile peşimi bırakmayan bir kışı düşürmüştü içime...

youtube.com/watch?v=cnqU1KoA59o ( şarkıyı merak edenler youtube'dan dinleyebilir)
***
Yazı ve şiir atölyesindeki derslerimize konuk olan yazar ve şairlerin ortak söylediği bir şey vardı; çocukluğunuza dönün, o sizin hazinenizdir. Yazarlık atölyesinden mi kalmam bilmem ama yeniden yazmaya başladığımdan beri hep çocukluğuma dair şeyler yazmak istiyorum. Planlanan konu farklı olsa da bilgisayarın başına geçtğim an, yazı beni gene çocukluk yıllarıma götürüyor.

Friday, July 10, 2009

İnsanın dönüp dolaşacağı yerdir çocukluğu.

Zamanın hızını fark etmedim. Dün, geçen hafta, geçen yıl hepsi bugünde gizliydi. Gözkapaklarımı açıp kapamak kadar kolaydı dünü bugüne getirmek. Ve ben aldananlardan oldum...

Oyun parkına gitmek için hazırız. Hava güneşli, gözlüklerimiz tamam. Her bayan gibi Zeynep'in de bir çantası var, içinden ise yedek kıyafetler, ıslak mendil su ve takıları eksik olmaz :).
Abla Zeynep kardeşi Handan'la. Bu şirin minikle paylaşımızım şimdilik ablasının uyuduğu saatlerle kısıtlı. Bir beni paylaşmayı kabullenemdi bu kız.

Zamanın hızını fark ettiren bir öğretmeni olmalı hepimizin. Haykırmalı bize; ''haydi durma greçek kıl düşlerini ertelemeden. Kaçıyor hepimizden zaman.''
Zeynep, benim minik öğretmenim. Zamanı, hayatı, masalları yeniden öğretiyor bana. Alıp çocukluğuma götürüyor. Büyülü yolculuklara çıkarıyor beni. Uykuya dalmadan önce Hansel ve Gretel, Karlar Kraliçesi, Pamuk Prenses hepsi birden konuk oluyor odama. Zeynep'le aynı yaşta oluveriyorum birden. '' İnsanın dönüp dolaşacağı yerdir çocukluğu '' ( Bejan Matur ), büyünün sırrı bu mısrada gizlidir.
Uzun zamandır yazmıyorum. Oysa yazmak için en çok nedenim yazmadığım bu süreçte oldu. Farkındalıklarım arttı, özel insanlarla kesişti yollarım ( Haydar Ergülen, Ali Ural, Bejan Matur). Ve ben :), galiba megolaman oldum ya da ben'le tam anlamıyla barıştım. Ben'i buldum, hatta itina ile davranıp pek çok şey kattım bana. Katmaya devam edeceğim...

Bundan sonra bu blog adresi konuk edecek satırlarımı. Neden mi? Bejan Matur'un mısralarında gizli. Dönüp dolaşacağımız yer özümüzdür hep.

Saturday, June 16, 2007

İlk günden özlem...

Nasıl da heyecanla dolaşmıştım sıra sıra dizilmiş öğrencilerin arasında okulun ilk günü.Her baktığım yüzü sahiplenmek istemiştim.Listeler okunup da öğrenciler sınıflara alındığında kapıdan süzmüştüm sınıfımdaki öğrencileri. 9/C sınıfından çıkan her arkadaşı koridorda durudurup sormuştum nasıl benim öğrencilerim diye.
İlk dersimizde şaşırdı öğrencilerim biraz, anadolu lisesine gelmişlerdi ve öğretmenlerle ilgili birçok kaygıları vardı.İçimden hallerine gülerek yıl boyunca yapmak istedikelrirmi anlattım onlara, beklentilerimi, benim için ne ifade ettiklerini, birlikte neleri farklı kılabileceğimizi.Sonra tahtada hafatlık ingilizce dersi saysından yola çıkarak sene boyunca kaç ders göreceğimizi hesapladık.Bu derslerin bizi hangi düzeye kadar cıkarabileceğini konuştuk, hepsi heyecanlanmıştı.Biz yüz katlı binanın yüzüncü katına kadar çıkmayı hedeflemiştik ilk günden.

Zaman geçti hedeflermizden saptığımız anlar oldu, benim onlara onların bana gönül koyduğu zamanlar da oldu.Hatta benim umudumu yitirdiğim, kendimi sorguladığım dakikalar da olmadı değil.Ama rehberlik derslerinde yazılan küçük notlar umut ışığı oldu bana hep ve anladım ki onlar yaşlarının gereğini yapıyordu belki de...

Şimdi tüm koşuşturmaca, nasihatler, çözüm arayışları sona ermişken fark ediyorum ki sene boyunca dert ettiğim hiçbirşey aklımda yer etmemiş.

Cemre'nin dalıp dalıp gitmeleri yerine aklımda ''Hocam, iyilik hep kazanır di mi?'' deyişi kalmış.Ecem'in inat edercesine uyarılarım karşısından camdan dışarıyı seyredişi yerine sınıfı kahkaya boğan espirileri ve Orkun'a dönüp ''Orkun sen herşeyin en iyisini bilirisn'' deyişleri kalmış.Bilgi yarışmasındaki hüsranımızdan çok basketbol turnavasındaki birinciliğimiz kalmış bende.Öğretmenler gününde elden ele dolaşıp en son bana ulaşan pembe peluş kaplı defterdeki içten satrılar kalmış, kırgınlıklar yerine.Okula gelmediği gün telefonum karşısında şaşkınlıktan zor konuşan öğrenci sesleri kalmış ''Hocam siz misiniz?Beni hiçbir öğretmenim aramamıştı, çok mutlu oldum''. Düzenlediğimiz kampanyalardaki katılımın heyecanı kalmış bende.Her sabah okul bahçesinde gördüğüm gülen yüzler, yanağıma konduruluan öpücükler kalmış bende.
Zaman zaman sımsıkı sarılıp içime almak istediğim duyarlılıklarıyla beni şaşırtan melek yüzlüler kalmış yüreğimde.''Hocam, şu arkadaşımızla bir görüşseniz çok değişti bu aralar'' diyen umut ışıkları, öğle yemekelrinde yaptığımız özel görüşmelerdeki yakınlık kalmış bende.
Okulun son günü dokuzuncu sınıflar arasından okul ikincisi olan Merve'nin ve okul üçüncüsü olan Nevriye'nin yüzlerindeki sevinç kalmış bende.Bir de sınıftakilerin ''Hocam bakın sene boyunca yapamadığımızı yaptık, son günde yüzünüzü güldürüdk'' deyişlerinin yüzümde oluşturduğu tebessüm kalmış bana.(İtiraf ediyorum birinci dönem sonrası yapılan toplantıda sadece ingilizce dersindeki başarı ortalamasında birinci sıradaydık onun dışında beden eğitimi dahil sonunculuğu hiçbir şubeye kaptırmadık).
Sizi seviyorum.Ve biliyorum bunun boyutunu anlayamayacaksınız çoğunuz.Belki anlam veremeyeceksiniz bir kalbin 31'e nasıl bölünebildiğine ve tatil günlerinin bitmesini iple neden çeker bir insan, siz hiç bilemeyeceksiniz...
Nefes aldırıldığım sürece umut ışıklarım olur umarım(O'ndan umuyorum) hep hayatımda ve ben hakkını sonuna kadar verenlerden olurum dilerim bunun.

Sunday, June 10, 2007

Daha duruyor musunuz siz?



Hayal, gerçek kılmak için isteneni ilk adımdır.Hayal, hayatla en güçlü bağımızdır.Daracık odalarda bizi dünya seyahatine çıkaran sırlı yetimizdir.Zor anlarda, nefes almanın bile ağır geldiği dönemlerde omuzlarımızı yer çekimi kuvvetinden kurtarıp derin bir oh çektiren iksirimzdir.Hayal, üst üste yaşanan olumsuzluklardan sonra iyiliğin gücüne olan inancımızı tazeleten hazinemizdir.Hayal, olmazsa olmazımızdır...
Hayal etmeyi yitirdiğimizde geriye yitirecek pek birşeyimiz kalmaz.Dayanma gücümüzü, umudumuzu, inancımızı, ideallerimizi, ışığımızı hayal edebilme gücümüzü yitirdiğimizde yitiririz.
Gün içinde yaşadığımız onca telaş arasında hayal kurmaya ayıracak zaman bulamıyoruz. Zaman hiçbirimize yetmiyor, ya biz çok yavaş koşuyoruz zamana ya da zaman bizden hızla uzaklaşıyor.Ve biz zamansızlıktan yakınarak biz biz yapan özelliklerimize sahip çıkacak zaman bulamıyoruz.Hayal etme gücüzümüz zayıfaldıkça biz diğer değerlerimizi de yitiriyoruz farkında olmadan.Dünya daha yaşanılır olma adına yol alamıyor, bizler de daha insancıl olmayı başaramıyoruz.
Her gün koşuşturmalarımız bittiğinde onar dakika hayal kurma egzersizleri yapsak.Hayal gücümüze hiç sınır koymasak.Bol bol hayal etsek hatta dünyadaki en iyi hayal kuran biz olsak :), gerçek kılabileceğimize emin olsak bir de hayallerimizi.
Başta da demiştim gerçek kılmak için isteneni hayal ilk adımdır, hayalini kurmadığınız hiçbir dileğiniz gerçek olmamıştır, olamaz da.Öyleyse haydi ilk hayal egzersizimize başlayalım,hiç vakit kaybetmeyelim.
Hayal ediyorum;
Dila'nın ilik nakli çok başarılı geçiyor.Onu çocuklarla parkta koşturup oynarken canlandırıyorum gözümde.
İdris Amerika'da kazandığı üniversitede okuyabilmek için burs bulmayı başarıyor, Siirt' te olan ailesi de rahat bir şekilde geçimlerini sağlayabiliyor.
Öğrencilerime ne kadar da farklı bugün :), derslerde anlatığım hikayelerdeki mesajları hayatlarına geçirmişler, her biri sevgi ve hoşgörünün önemini anlatıyor.
Zeynep kocaman kız olmuş, artık telefonumu kendi tuşluyor ve gün içinde yaşadıklarını paylaşıyor benimle.
Ahmet ideallerine kavuşmuş,İstanbul'da kültürel etkinliklerin hiçbiri kaçmıyor ondan, aa yanında bir de hayata onunla aynı doğrultuda bakan bir yol arkadaşı mi var ne :).
İnsanlar savaş, açlık, ırkçılık, şiddet gibi kavramları hayatlarından çıkarmışlar onların yerini barış, sevgi, hoşgörü, kardeşlik almış.Sanırım ozon tabakası bile nasibini almış bu görüntüden, insanlar bir yürek olmayı başardı diye yırtılan yerlerini toparlamış o da, kapatmış üzerindeki deliği. (Böylece Ahmet'in idealleri de gerçek olmuş)
Emel dileğine kavuşmuş, ve o dileği dileyen diğerleri de gerçek kılmışlar dileklerini.
Tüm arkadaşlarım mutluymuş...
Ben mi ne yapmışım?İçimdeki yarayı iyileştirmişim, en iyi hayal kuran olmayı ben başarmışım :).Sanırım bir de dünyayı daha yaşanılır hale getirmek için uğraşmışım.O benden hoşnut ben O'ndan hoşnut olanlardan olmuşum.Yol arkadaşım olmuş, O'nun da sevdiği.
Şimdi en gerçek olması zor olan hayale geliyorum (Yani yukarıda sıraladıklarıma göre gerçek kılmak daha zor onu :) ).
Kendisine yapılan çağrıya zamanında cevap vermeyen biri hatasını anlamış, insani duygularını canlandrımış, erdemli davranmış ve ANLAMIŞ...Bu da başka birinin içine su serpmiş, onu hafifletmiş...
Benden bugünlük bu kadar hayal yeter, siz de lütfen hayale başlayın hemen.Hayal edelim ki gerçek kılma şansımız olsun isteklerimizi.









Monday, June 04, 2007

TÜRKÇE OLİMPİYATLARI






İnsanın içini umutla dolduran görüntüler vardır, en umutsuz anınızda çıkarlar karşınıza ve ideallerinizin ulaşılabilirliğine inanmanızı sağlarlar yeniden.
Bazen sokakta yürürken rastladığınız şirin bir bebek yüzüdür bu, bazen karşıdan karşıya geçerken nezaket gösterip yol veren sürücüdür, bazen de tenefüs arası yanınıza gelip mahçup bir ifadeyle suçunu itiraf eden öğrencidir.
Öyle görüntüler de vardır ki içinize sadece size dair umut ekmezler onlar, evrenselleştirirler umudunuzu.Onlardan sonra siz tüm dünya adına umut beslersiniz artık içinizde.Türkçe Olimpiyatları da benim içime dünyanın daha yaşanılır bir hale geleceğine dair umut tohumları ekti.
Farklı kıtalardan, farklı ırk ve dinlerden çocukların tek bir ortak dili vardı; SEVGİ ve HOŞGÖRÜ.Evrensel iki dil, herkesin kolayca anlayabileceği ve belki de her türlü yanlış anlaşılmanın önüne geçebilecek iki dil...
Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz, geceleri seyrettiğimiz yıldızlar aynı, sevinç ve hüznü yaşayan yüreklerimiz aynı, gözyaşımız tebessümümüz bir, dileklerimiz bir, bir bir bine kadar bin...
Sevgi tohumları ekilsin yüreğimize, ayırt etmeden sevelim yakınımızdakini, uzağımızdakini.Dünyanın diğer ucundaki buğulu göz bizim de gözümüzde neme neden olsun.Bir yerlerde canı yanıyorsa birinin bizim de sızlasın yüreğimiz.Ateş artık sadece düştüğü yeri yakmasın, ateş yürek taşıyan herkesi yaksın...
İçimize derc edilmiş olan sevebilme yeteneğini geliştirelim, her geçen gün gönül kapımızı daha çok aralayalım, kalamsın alaka duymadığımız ve el uzatmadığımız bir mahzun gönül...

Monday, May 28, 2007

...



Zaman hızla akıp gidiyor, değişen binlerce saniye ve dakika arasında ben aynı kalabiliyorum.Yüzümdeki çizgiler kabulleniyor olsa da dakikaların geçişini, kalbimdeki sızı hep o ilk günkü tazeliğini koruduğunu hatırlatıyor bana.
Biliyorum, geçip gitmeye mahkum her acı, her sevinç, her aşk...Ve var sonu herşeyin.Fanilik damgası taşımaya mahkum her sonradan var edilen.
İçimdeki acının miadımı doldurana dek bende olmamasını diliyorum...
VE biliyorum SEN geleceğimizi geçmişimizden aydın kılacak güce sahipsin.AYDINLAT YÜREĞİM(İZ)İ, bağışlama gücü ver ki hem kendimizi hem de diğerlerini affedebilelim, affedelim ki hafifleyelim...

Monday, May 21, 2007

Hayal

Hayal gücüme hiç sınır koymamıştım o zaman.Gerçekleşemeyecek hiçbirşey yoktu benim için, masallarda okuduğum herşey gerçek olabilirdi, masalların gerçekliğine inanırdım.
Ay Dede yüzünü hiç gizlemeden gösterip, karanlığın etkisini azalttığında ona doğru yönelip arkadaşlarımla hep bir ağızdan:
''Ay Dede, Ay Dede şeker at bize'', diye seslenirdik dakikalarca.Ay Dede hiç şeker atmadı bize, ama ben onun bunu yapabilecek güçte olduğuna inanmaya devam ettim.
Köyde anneannem tavan arasına çıkmak için tahta merdiven kullanırdı, o merdiven dünyanın en uzun merdivenlerinden biriydi benim için.Zaman zaman gökyüzüne bakıp kaç merdiveni üst üste getirsem bulutlara ulaşabilirim diye düşünürdüm.Gökyüzü ve bulutların ulaşılabilirliği vardı benim için.
Bebeklerimle oynarken özenli davranırdım onlara, birgün dile geleceklerinden öyle emindim işte.Bebeklerin plastik özlü oluşu onlara ruh yüklememe engel değildi.
Kitaplarada okuduğum herşeyin gerçek olduğuna inanırdım, sebepler perdesini tanımazdım hiç.
Zaman geldi geçti, büyüdüm hem de çok...
Uçaklara biniyorum bulutlar benim altımda kalıyor ben onlardan daha yakın oluyorum göğün tavanına, ama merdivenleri birleştirerek bulutlara dokunabileceğim hayalini kurmayı beceremiyorum artık.Yeryüzündeyken bulut ve gök ulaşılmaz geliyor, o kadar sınırlandırıyorum ki beynimi sebepler perdesinin varlığından sıyıramıyorum olan hadiseleri.İmakansızlar ve olmazlar o kadar çok yer kaplamış ki hayatımda , olurlar bile olmaz olmuş benim için.
Ne güzelmiş oysa olmazları olur kılabileceğine inanması insanın.Mucizelerin sırrı meğer bunda gizliymiş, olabilirliğine inanmakta imkansız gördüklerimizin bile...
Hayal sahip olduğumuz en büyük zenginliktir, hayatla en kuvvetli bağımızdır, bizi umuda sürükleyen gücümüzdür.Öyleyse hayller kuralım, gerçek olacaklarına inanarak birgün.Unuttuysak hayal kurmayı, çocukluğumuzda okuduğumuz masallara dönelim yeniden.Masal okuyalım yeniden ve sonra kendi masalımızı oluşturalım....





Wednesday, May 09, 2007

Birçok nedenim var benim :)

Her bahar ağaçlara yepyeni çiçekler kondurulurken, uzun süre sonbahar ve kış mevsimlerine mahkum olan bir beşerin ruhuna kondurulamaz mı yepyeni umutlar?
Geçmiş bir miras olsa da hep taşımak zorunda olduğumuzu, bakış açımız onu taşınabilir kılmamızı sağlar.Deneyimlerimizdir bizi biz yapan, hatalarımız da en az başarılarımız kadar bizimdir.Ve pişmanlık hissedebiliyorsak bir hatamız karşısında, hafifleyebilmeli yüreğimiz.Zira hata yapanların şanslılarındanız demektir, pişmanlık affedilmenin bir emaresidir çünkü.
Güneş en koyu karanlıktan sonra doğar, bahar mevsimi öncesi tabiatta yaşam emaresi yok gibidir.Hastalıklardaki iyileşme safhası da en şiddetli dönemin akabinde başlar.İçi iltahap toplamış bir yaraya neşter vurulup irin dışarı akıtıldığında acı doruk noktada yaşanır ve ancak ondan sonra yara iyileşmeye başlar.
İnsan binlerce ruh haline bürünür gün içinde, dünyanın bize dar geldiği anlardan sonra küçücük bir hayalde dünya kurarız kendimize.Daralmanın doruk noktası rahatlamanın başlangıcıdır.Ümit kesmemek gerek hiçbir zaman.
Hayatın içine serpiştirilimiş binlerce sürpriz vardır, bizi umutlu olmaya davet eden.Güzel dostlarımız vardır mesela, ya da sokağınızın başında servis güzergahınızda komşu bahçesinde mis kokulu çiçekler vardır.Sabah gelip boynunuza atlayan bir öğrenciniz vardır.Minik bir yeğeniniz vardır mesela konuşmayı bilmeden mimiklerle sizi ne kadar sevdiğini anlatan.Kitaplığınızda güzel bir kitap vardır, sayfasını açtığınızda içinizi umut dolduran.Aniden gelen ve yıllardır tanıdığınız hissine kapıldığınız bir ev arkadaşınız olur mesela en dar anınızda.
Bir okul gecesi vardır hayatınızda, en haylaz öğrencileri sahnede size melek gibi gösteren.Halk oyunlarında içinizi coşturan şekerleriniz vardır.
O'nu bilmenin mutluluğu vardır, sırtınızı O'na dayamanın lüksü vardır, isteyebilmenin gücü vardır...
Bir bahar yaşıyor ruhum, çiçek açmamış olsa da onda henüz.Benim de tomurcuklar var üzerimde.Umutlu olmak için çoook nedenim var benim.Umutlu olmak için binlerce sürpriz serpiştirilmiştir hepimizin hayatına.Bakış açımızı değiştirelim ve onları görelim.
Umudumuz bol olsun...

Friday, May 04, 2007

Tüm gizem nazarda gizlidir


Tüm kördüğmlerin çözümü insanın kendi içindedir.Hayata nasıl bakarsak onu öyle görürürüz ve hayat bize sunacaklarını da bu bakış açısına göre sunar.Hep güzeli görmeye çalışalım, güzel düşünelim, güzel şeyler olsun.Güzellikler hayatımıza lezzet katsın.Çıkmaz sokaklardan uzak duralım, kapatmayalım çıkış kapılarını hiçbir zaman.

Zaman zaman içimizi öyle karartırız ki, dışarısı da en az içimiz kadar karanlık gelir bize.Öyle anlarda ışık hiç bizim içimize sızamayacak sanırız.Karanlığı öyle sahipleniriz işte, gönül rızasıyla.Ve biz o karanlığa tahammül etmeye çalışırken, bizim dışımızdaki dünya apaydınlıktır .Biz içimizde sonbaharı yaşatırken aslında dışarıda bahar tüm görkemiyle tahtını kurmuştur.Biz ölümün güzel olduğunu düşünürken, bahar diri olmanın, hayattar olmanın muhteşemliğini gösterir serpiştirdiği her çiçekte.

Sihirli değnekler yoktur, olmayacak da hiç.Sihir insanın kendi içindedir.Sadece bir bakış açısıdır bizim sihirli değneğimiz.Bakış açımızı değiştirmekle hayatımızın gidişatını tümüyle değiştirebiliriz.Üst üste üzüldüğümüz olaylar yaşarız bazen, takatimizin sonuna geldik sanırız böyle anlarda dünyanın en şanssız ve kötü insanı gibi görmek yerine kendimizi kaldırma kuvvetimizin çokluğu güven vermeli bize.Atlatabilirim demeliyiz pes etmek yerine.Ve daha emin adımlarla yola devam etmeli ve ileriye hep ileriye bakmalı gözlerimiz.

İlerleme helezonik devam ediyorsa ilerlemedir.Dim dik hiç sapmalar yaşanmadan yapılan yükselmelerden düşüşler bir anda olur.Ama helezonik olan yükselmelerdeki sapmalar farklıdır.Onlardaki ilerleme geriye bakarak olur hep, dersler alınır ve yola daha emin adımlarla devam edilir.

Kalemlerimiz genelde iki parçanın birbirine geçirilmesinden oluşur.Döndüre döndüre o iki parça birbirine geçirilir, birleştikten sonra iki ayrı uçtan ne kadar çekerseniz çekin o parçalar biribirinden kopmaz.Helezoniktir onlardaki kenetlenme de.Aynı parçaları sadece doğrudan biribirinin içine geçirseniz ilk çekme hamlenizde onları birbirinden ayırmayı başarabilirsiniz.

Olumsuzluklar bolsa hayatınızda hiç üzülmeyin ilerlemenizin helezonik olması için fırsatlar sunuluyor sadece önünüze.Herşeyde bir hayır vardır ve verilmez kimseye kaldıramayacağından fazlası.

Nazarımı(zı) hep güzel olanı görmeye odaklamamıza yardım et...