Monday, January 11, 2010
HER DEM AŞK OLSUN :)
Sami Savni Özer (Ya Rabbi Aşkın Ver Bana)
Yarabbi aşkın ver bana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Aşkın ile yana yana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Cahe düştüm Yusuf gibi efendim
Derde düştüm Allah Allah Eyyub gibi
Ağlayayım Yakub gibi efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Mevlam koma beni bana efendim
Al gönlümü Senden yana
Müştakın olam ben sana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Seyyid Nizam oğlu kuldur efendim
İster güldür Allah Allah ister öldür
Aşkınla gönlümü doldur efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Saturday, January 09, 2010
GÜZEL OLANI SEVMEK
Kalbim bambaşka bir duyuşula yüklü. Tarif etmekte güçlük çektiğim duygular yaşıyorum. Ne kadar sürer, bu demden geriye ne kalır bilmiyorum.Dünyanın gidişatına bakıp umutsuzluğa düştüğüm anlar sık olur. Hatta bazen doğan güneşe anlam veremem. Bunca çirkinliğin üstüne ben olsam doğmam diye düşünürüm. (İyi ki güneş değilim, yoksa mahvolmuştuk ). Ama elbette güneşin bilip benim bilmediğim çok şey varmış...
İki haftadır güneş olasım var. Ayırt etmeden kucaklamak istiyorum tüm kainatı. Nezaketi hal ve hareketlerimin vazgeçilmezi kılmak istiyorum. Boş lakırdılara kulaklarımı tıkamak, gözümü boş karelere bakmaktan sakınmak istiyorum. O'nu hayatımın merkezine almak, herkesi, herşeyi O'ndan bilmek, O'ndan bildiğim için de sevmek istiyorum.
Kimlere gönül verdiğimiz çok önemliymiş. Bu yaşa geldim bunu yeni öğreniyorum, öğrenmeye başlıyorum. Gönlümüzdekinin hali ile halleniriz biz de. Allah sevdiklerini sevdirsin hepimize ki biz de O'nun sevdiği hale bürünebilelim.
Peygamber Efendimiz, “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165) buyurmuşlardır. Muhabbet ve onun netîcesi olan beraberlik, beraber olunanla hemhâl olmayı icab ettirir. Çünkü “hâl sârîdir” ve onun akım vâsıtası “muhabbet”tir. Eskiler, “Kalpten kalbe yol vardır.” demişlerdir. Bu yol, kalpten kalbe hâl akışını sağlayan muhabbet kanalıyladır. Bu bakımdan kötülere muhabbet edenler, onların hâlleriyle hâllendikleri gibi Allâh’ın sevgili kullarına muhabbet edenler de o sevgili kulların hâlleriyle hâllenirler.
Bendeki bu hal ise bir güzeli sevmekle başladı. Öğretmenler için düzenlediğimiz Mevlana programının konuğu bana bu satırları yazdıran.
Not: Bugün yorumların arasına bırakılan bir not beni çok mutlu etti. Not bahargelsin'den; ''Bende ödülün var, birinci sıradasın. Uğrayıp alır mısın?''. Şaşırdım ve merakla blog sayfasına uğradım,
. Vefalı arkadaşım Sunshine blog ödülü vermiş bana. Tembel bir blog yazarıyım ben, yazı güncellemelerim bile düzenli değildir. Ama hayatbiryanılsamadır isimli blogla derin bir geçmişimiz vardır, doğumuna şahidim yani :). Arkadaşıma tekrar teşekkür ederim.
Herkesi, her şeyi seviyorum. Ama bu ara bazılarını çok daha fazla :))
Sevdiğin sese meylettir

O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!..
Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı adetâ kör ve sağır olur.”
Wednesday, January 06, 2010
...
Saturday, December 19, 2009
Haydi eşek olalım :)

O günkü dersten sonra eşekler daha bir sevimli geliyor bana. Onlara imreniyorum. Üzerlerine konan her yükü isyan etmeden uysal bir şekilde taşıyorlar. Artık ben de yapılacak bir iş olduğunda hayır dememeye çok özen gösteriyorum. Gücümün iyilik yapmaya yetmeyeceği zamanlar aklıma geliyor ve elimi taşın altına daha kolay koyuyorum. Gidilecek bir semineri, düzenlenecek bir programı, vizyondaki güzel bir filme, evimde geçireceğim ptt gününe tercih edebiliyorum.

Bugün de yoğun bir gün geçirdim. Öğrenciler için düzenlediğimiz Mevlana programı vardı. Program konuğumuz Fatma Hale Liman hocamdı. Şems, Mevlana, Mesnevi, nefis, gönül konularını içeren güzel bir konuşma dinledik. Öğrencileri gözlemledim, hepsi pür dikkat dinledi. Alıcıları açıktı, hocamızı da sevdiler. Bir kez daha hayran oldum ona, sıkmadan güldürerek o kavramları nasıl verebildi çocuklara. Program sonrası katılımcılarımıza beyaz kağıtlar dağıttım, görüşlerini yazmalarını istedim. İyiliğin önemini anlamışlar, sadece beden değil ruhlarına da özen göstermeleri gerektiğini fark etmişler. Mevlana ve Şems'e bakış açıları değişmiş. Eve geldiğimde yazıların bir kısmını Fatma Hoca ile paylaştım. Başka bir etkinlik için söz aldım ondan.
İkinci Mevlana etkinliğimiz haftaya. Konuğumuz Hayat Nur Artıran. (Davetiyeleri aldım bugün, güzel olmuşlar.) Dilerim programla ilgili bir aksilik olmaz.Ruhumuzu beslediğimiz oranda yük sırtlanabiliriz. Zahirimize gösterdiğimiz özenin fazlasını ruhumuza göstermeliyiz. Çünkü Öz odur.
Yalnız mıyız gerçekten?
Dedim ki; çok yalnızım..Dedin: ... Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Thursday, December 17, 2009
zamana kıyabilmek
Paramı tasarruflu kullanmam gerekiği zamanlar çok olmuştur. Ancak özellikle son iki yıldır zamanımı nasıl tasarruflu kullanırım derdindeyim. Yetişemiyorum, her gün listemdeki tamamlanmış olması gerekenler eksik kalıyor.Bugün boş günümdü. Bu günün arkadaşlarımın arasındaki adı PTT ( pijama, televizyon, terilk). Bu yeni kavramı duyduğumdan beri benim hayallerimden biri oldu, boş günümü PTT günü olarak geçirmek, ama kısmet olamdı daha. Kışın soğuk günleri insanın bu isteiğini arttırıyor.
Evimden çıkmamayı , kaygısızca oturup kitap okumayı, yazı yazmayı ( blog yazıları değil )müzk dinlemeyi ve yemek yapmayı da özledim. Ama özlem gidermek için yarı yıl tatilini beklemem gerekecek benim. Birileri çok yatınca, birileri daha çok çalışmak zorunda kalıyor işte...
Bugün erkenden kalktım, kendime zaman ayırdım. Sabah sabah dolma pişirdim, banka işlerimi hallettim ( otomatik ödeme talimatı verdim- zaman tasarrufu).
Zamanıma kıydım ( parama kıymak son zamanlarda daha kolay geliyor bana) ve kuaföre gittim. Yol boyunca kendimle mücadele ettim, orada geçireceğim zamanda neler yapabilirdim diye düşündüm durdum. Ama çok şükür gidişim güzel bir olaya vesile oldu.
Kuaförüme dernek çalışmalarını anlattım, ücretsiz lise etüdümüzün başlayacağını söyledim. Ve bir öğrencimiz oluverdi. Azimli, başarılı bir kız öğrenci ile irtibat kurduk. İlk etüdümüze o da gelecek. Salondan ayırılırken mutlu ayrıldım, sebebi ne saç kesimimi beğenmem ne de yeni saç rengimdi :).
Öğleden sonra derneğe gittim. Çalışmaları hızlandırdık. Sonra matbaaya gittim. Mevlana programı için davetiye siparişi verdim. Ben yorgun, Hasret yorgun olunca bir saatte bitirebildik tasarım işini. Bence güzel oldu. Davetiyenin sol üst köşesinde bir semazen var yanında Mevlana'nın yedi öğüdü altta da program içeriği. Hayat Nur Artıran Hanımefendi program konuğumuz. Geçen yıl öğrenciler için hazırladığımız program için aramıştım onu fakat tarihlerimiz onun programına uymamıştı. Bu yıla kısmetmiş demek ki, umarım öğretmen arkadaşlarımız istifade ederler. Allah utandırmasın.
Listemde kalan eksikler;
- Kar tuşlarımı dolduramadım
- Okul AB projesi çevirisini yapamadım
- Porgrama katılacak konuklar için hediye almaya gidemedim
- Altıncı sınıf kitabının tashihini bitiremedim
Bugün bir de şarkı dinledim, günün şarkısı oluverdi hesapta yokken. Yusuf Güney, Git bedenim buralardan. Kalplerimizin idaresi bizde olsaydı keşke. Ya da onun kapılarını hak edene açabilseydik. O önemli soruya evet cevabını vermek elimizde olsyadı. Karışık meseleler...
Dedim ona; Bu anlaşılması zor durumda kusurlar bende, güzellikler sendedir. Samimiyetle güzel dilekler gönderdim Bursa semalarına :)

Sunday, December 13, 2009
Ne yapmalıyım?
Uzun zamandır bir kitap porjesi vardı aklımda. Derslerde çoğu zaman bir çok kaynaktan derleyip toparladıklarımı kullanıyorum. Bazı kaynakların konu anlatımı çok başarılı, bazılarının da alıştırmaları güzel. Tüm becerilerin özenle birleştirildiği kaynak bulmak güç.
Bundan yola çıkarak birkaç yıldır bir proje oluşturdum kafamda. Dil bilgisi konularını algılamayı kolaylaştıracak metinlerin olduğu bir kitap yazmak. Yayınevi ile bunu paylaşmayı düşünürken, önce arayan onlar oldu.
Yayınevinin farklı bir proje önerisi oldu. İlköğretim birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar için ders kitabı tasarlamamı teklif ettiler. Şaşırdım. Çocuklar ve ben. Öğrencilik yıllarımda Nilay Hoca'dan Çocuklarda Dil Öğretimi dersi aldım. Fakat uygulamaya dökülmeyen kuru bilgiler bir süre sonra işe yaramaz oluyor. Göreve başladığım ilk ( staj dahil) günden beri hep lisede çalıştım ben. Çocukların renkli ve saf dünyasından uzak bir kademedir bu.
İki haftadır düşünüyorum, kafamda karakterler şekillendirmeye çalışıyorum. Bu işin altından kalkıp kalkamayacağımı sorguluyorum. Dil öğretimi ile yakından ilgili olan kişilerle fikir alış verişi yapıyorum. Macmillan'nın İstanbul temsilcileri ile görüştüm. Onlar da farklı bir porje önerdi. Teknik destek tam, Nick de destek sözü verdi. Kafam karma karışık oldu.
Aslında çocuklar için kitap hazırlama fikri çok heyecan verici. İlk adımda onların dille ilgili düşüncelerini şekillendirecek olmak güzel. Ancak bu işi yüzüme gözüme bulaştırma ihtimalim yüksek. Sınıf öğretmeni olan arkadaşlarla görüştüm. Onlar projeyi kabul etmem konusunda ısrarlı. Ama ben dernek çalışmalrında bile birinci kademeye inme konusunda başarısız oldum. Yeterince aktivite, döküman hazırlayamadım onlara.
Kafam karma karışık. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ama sanırım kendi öğrenci kitlem için daha faydalı şeyler üretebilirim.
Belki de çocuk gözü ile bakmalıyım bir süre dünyaya, ingilizceye... Karar veremedim henüz.
Thursday, December 10, 2009
Kitap öncesi ve sonrası

Samiha Ayverdi, tanışmakta geç kaldığım yazarlardan biridir. Adını ilk kez yazı atölyesinde Ali Ural'dan duydum. Hocamızın yazarla ilgili söyledikleri bende merak uyandırdı. Geçen hafta Samiha Ayverdi'nin iki kitabını aldım; Ateş ağacı, İnsan ve şeytan.
Ateş Ağacı ile başladım. Kitap beni aldı götürdü. Okumak bazen insanı yalnızlaştırır. Kitapla aranıza kimse girmesin istersiniz. Ben de satırlarla arama kimse girmesin istedim. Ne çalan telefonlar ne de habersiz ziyaretçiler. Cemil Bey'in hikayesi değildi sanki okuduğum. Ben kendi hikayemi okudum. Altını çizdiğim çok satır oldu. Üzerlerinde durup düşündüm, tekrar tekrar okudum. Kitap sonrasında, bende pek çok şey eskisi gibi değildi artık. Ve aşk, ne çok mana gizliymiş onda...
Kitaptan altını çizdiğim bazı satırları paylaşıyorum.
'' Ne tuhaf...insanlar bir kırık testiyi, bir taş parçasını, tarih, sanat ve estetik kıymetleri için asırdan asıra intikal ettiriyorlar ve bu sanat eserlerinin karşısında zevkten dilleri tutuluyor da, ruhun mananın dokuduğu şaheserlere dudak büküyorlar.'' s.40
'' Bence şekil ve sanat, manayi ziynetleyen bir kapıdır. Mana, şekil perdesi altında gizli olduğu için göz,iç kıymetini görmüyor da, dış tezahürlerini görüyor. Ruhu görmeyip, cesedi gördüğümüz gibi.
Şekil manayı bulmak için bir kapıdır. Yazık ki insanlar bu kapının san'at inceliklerine, estetik vasıflarına dalarak, onu açıp içinde gizli olan hazineyi elde edemiyorlar.'' s.40
'' Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birden bire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve:Haydi arayın bulun! demiş.Her ruh, bir görüp bir kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla yola düşünce, kendini dünyada bulmuş. Fakat dünyada topu unutturacak neler neler var...
İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.'' s.41
'' Ben cihangir olsam, hatta bütün dünya şahsi mülküm olsa, ben benim olmadıkça kendimi hiçbir değere malik saymam.'' s. 46
''Ben de ne tuhaf söylüyorum, tıpkı bir çocuk gibi. Sanki her gözü açık ve yaşı ilerlemiş insanda görmek kabiliyeti var mıdır? Görmek, insan kudretinin erişebileceği en yüksek basamak... esasen yaratılıştan maksat bu kabiliyeti kazanmaktan başka nedir?'' s. 76
'' Bence aczini bilmek, acizden kurtulmanın tek yolu.'' s. 101
'' Ne tuhaf, insanın henüz kendinin bilmediği öyle şeyler vardır ki karşısındaki bunları ezberlemiş kadar kolay okur.'' s. 112
'' Elle yazılan her şeyin gün olup bozulması tehlikesi vardır. Fakat gönülle yazılan yazıları silecek ve bozacak kuvvet yaratılmış değildir.'' s. 136
'' Hemşehrilik bile bir yaknılık sebebi olduktan sonra, dertte iştirak daha kavi bir bağ ve anlaşma vasıtası olmaz mı?'' s.145
'' Vahid-i Mukaddeste Musa'ya, Allah'ın niçin ateş suretinde göründüğünü şimdi anlıyorum. Musa'nın o zaman ateşe ihtiyacı vardı. Zira doğurmak üzere olan zevcesine ateş lazımdı. Musa, karşıdan beliren ateşe doğru gittiği zaman, bunun bir ağaç, bir Ateş Ağacı olduğunu gördü ve ağacın: '' Ben senin Allahınım'' dediğini duydu. Belki de Allah ona böylece talebi suretinde görünmeseydi, Musa oraya, bu kadar şevkle koşup gitmeyecekti.
Bu hikmetin benim maceramla sıkı bir münasebeti var. Ben de büyük ve yakıcı bir aşka şiddetle mutaç olduğum gün, talebimi insan suretinde gizlenmiş görerek ona koştum ve atıldım. İşte bu hengamededir ki insan aşkıyla Allah aşkını birbirine karıştırdım, bir bardak suyu denize döktüm.'' s. 160
Monday, December 07, 2009
TOPRAK ANA
Büyümeyi başaramayan küçük bir kız saklı içimde; kırılgan, buruk. Çocukuluğu yarım kalmış her yetişkinin içinde aynı minik yürek gizlidir. Ve her fırsatta yetişkin kimliğimiz içimizdeki çocuğa yenik düşer.Cengiz Aytmatov'un romanını okurken, çocukluğuma teslim oldum. Anneannemin özlemini hiç bastırmadım. Kitap satırlarının bana çağrıştırdığı tüm anılara açtım kapımı. Tolunay'ın gezdiği buğday tarlalarında anneannemi gördüm. Köyde geçirdiğim günlerdeki toprak kokusunu çektim içime yeniden. Aliman ilkbaharda tarlalardan lale toplarken, benim ellerim mor menekşelere uzandı. Onlar fırından yeni çıkan ilk buğday ekmeğini koklarken ben anneannemin sıcak ekmeğin arasına koyduğu tereyağ kokusunu çektim içime. Aliman Tolganay'ın saçını örerken ben anneannemin hasta yatağındaki saçını ördüm. Gözümden akan yaşa hiç dur demedim.
Anneannem ve Tolganay, ikisi birbirne karıştı. Anneannemde Tolganay'ı, Tolganay'da anneannemi buldum ben. Ne çok benziyordu ikisi. Kolhozdaki çalışmaları,toprakla dostlukları ve ayrılık acıları ortaktı.
Toprak Ana'yı okuduktan sonra dünyanın daha yaşanılır bir yer olacağına dair olan inancım yenilendi. İki kahrmanım daha oldu. Biri Cengiz Aytmatov diğeri Tolganay.
İyiliğe olan inancımızı arttırmak için bu kitabı okumalıyız. Bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor kitap okuyucusuna. Günümüzdeki bencillikten uzaklara götürüp, insani tarafımızı besliyor.
'' İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir.'' s. 71
Bir şarkı, bir dost
Bu sabah arkadaşımın arabasına bindim. Yüz ifademden okula gitmeyi istemediğimi anladı. (Yorucu bir hafta sonu geçirdim. Haftanın yorgunluğunu atmak şöyle dursun, onun üstüne yenilerini de itina ile ekledim.) Hemen radyonun düğümesine bastı. Beni neşelendirecek bir şarkı bulmaya çalıştı. Ve başardı :).
Payıma Yaşar'ın Kuşlar şarkısı düştü. Namelerle birlikte de bir dosta duyduğum bastırılmış özlem içimdeki tüm setleri yıktı.
Sözcük, zaman ve mekan sınırı tanımayan dostlarımız vardır. Bir bakış kurulan onlarca cümleden daha çok şeyi anlatır onlara. Araya giren zamanı yalanlar aylar sonra gerçekleşen görüşmeler. En son bıraktığımız tazeliktedir her şey. Her mekan onlarla aynı güzelliktedir.
Ebru,
Yüzüne güzel cümleler kurmakta zorlandığım tek dostum. Bu sabah arayıp öyle çok şey söylemek istedim ki sana. Ama biliyorum ki ne ben onları söyleyebilirdim, ne de sen dinlerdin. ( Of Sevcan, deme böyle şeyler. Bak sevmem ben kızım ...)
Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Yollarımızı kesiştiren bir güç vardır. O'na ne kada teşekkür etsem azdır, öyle cömert ki...
Bu sabah birkaç yıl öncesini düşündüm. Ben olsaydım, o dönemde benden gelen telefonlara bakmazdım. Hangi sabırla dinledin milyonlarca kez tekrarladığım cümleleri? ( Bence işin en zor, tahammül edilmez kısmıydı bu).
Birlikte seminer salonlarının en arka sırasında oturmayı özledim. ( Bu arada artık koltukların arasında kaybolabilirim, o kadar küçüldüm yani). Kitap çalışmaları için katıldığımız Ankara seyahatlerimizi yeniden yapabilsek keşke...
Özleyip de özlemimi söyleyemediğim tek dostumsun sen benim. İçinde deryalar olan ama bunun farkında olmayan. SENİ SEVİYORUM.
Biliyorum gözlerine inanmıyorsun ama bu satırların tüm suçlusu Yaşar :).
Tuesday, December 01, 2009
ruhun bedenden intikamı

Zahir'i putlaştırıyoruz. Batın'ı yok sayıyoruz. Her sabah ayna karşısına geçip ondaki aksimize rötuşlar uyguluyoruz. Kusursuz görünme çabasındayız her birimiz. Tahammülümüz yok yüzümüzde ne bir kırışıklığa ne de bir sivilceye.
Kusursuz bedenler cenneti yirmi birinci yüzyıl...
Bir sabah sihirli bir el dokunsa kusursuz bedenlerimize. İçimiz dışımıza çevrilse. Yok saydığımız ruhumuz zahirimiz olsa. Korku filmlerindeki ucube yaratıklardan daha korkunç manzaralarla karşılacağımızdan hiç şüphem yok. Ruhumuzun bizden intikamı olacaktır bu.
Bedenimiz ruhumuzun geçici bir kafesidir. Birgün çürüyüp gitmeye mahkumdur. Asl olan ruhumuza kattığımız emek ve güzelliktir. Bizi birbirimizden kıymetli yapan şey de budur.
Akıllarımızı gözlerimizin esaretinden kurtaralım. Zahir aldatabilir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Derinlere dalalım, derinlerde olana kıymet verelim.
Bir süre önce bedenindeki engele inat kusursuz ruha sahip biri ile kesişti yollarımız. Yirmili yaşlardayken yaptığı ters bir haraket boyun damarlarından birinin çatlamasına sebep olmuş. Sonarsı kısmi felç, üç yıl yatak mahkumiyeti. ''Yatağa mahkum olduğum dönemde bol bol kitap okudum, okumak dünyayı dolaşmak gibiydi benim için. Dört yıldır çalışıyorum, fizik tedavim devam ediyor. Gelişmeler ümit verici ama garantisi yok hiçbir şeyin.'' Bunları anlatırken sesi isyandan uzaktı. Yüzünü mahçubiyet esir almıştı...
Elini kullanamıyor olmak, yürürken aksamak... Tüm kusurlarımız bedensel olsa keşke. Onlarda çoğu kez payımız olmaz.
Peki ya ruhumuzdaki kusurlar. İnce ince işliyoruz her gün kendimize onları. Dönüp bakmıyoruz yaptığımız tahribata. Baksak ne fayda, gönül gözümüz çoktandır âma.
İçimi umut dolduran bir videoyu paylaştım. İzlerken okulumdaki öğrencileri düşündüm. Böyle bir durumda onlar nasıl davranırdı acaba? Sanırım cevabı bilmek istemiyorum. Rabbim, ruhumuzu kusurlardan arındır. Amin.
Friday, November 13, 2009
Öğretmenim, canım benim :)

Kasım ayı derneğimizin en yoğun olduğu aydır. Yıl boyunca öğrenciler için yapılan faaliyetlere, öğretmenlere yönelik yapılan çalışmalar da eklenir. Gayemiz mümkün olduğu kadar çok öğretmene ulaşmak. Kısa süreli de olsa onların yüzüne tebessüm, yüreklerine coşku yerleştirebilmek.
21. yüzyıldaki en zor mesleklerden birisidir bizim mesleğimiz. Eskiden olduğu gibi öğrenciler ceketlerini iliklemiyorlar önümüzde. Vicdanlara dokunmak zor, yüzlerce barikat var aramızda. Anlatmaya çalıştığımız değerler gereksiz ayrıntılar öğrencilerimizin nazarında...
Heyecanla yola devam etmek öyle güç ki. Umudun bizi terk ettiği anlar çok oluyor.
Öğretmenler günü ile ilgili düzenlenen programlardan ikisinin sorumluluğu bana verildi. Günlerdir düşünüyorum. Ne demeliyim? Çok şeyi değiştirebileceğimize nasıl inandırmalıyım onları ve bir kez daha da kendimi.( Anlatırken aslında kendine anlatanlardanım ben.)
Programın bir bölümünde arkadaşlarımla paylaşacağım videoyu sizinle de paylaşıyorum. İzleyin belki size de umut aşılar bambu ağacı :).
Friday, November 06, 2009
TÜYAP - benim de kitaplarım var :)
Düşündüm, tasarladım, yazdım, çizdim. Binlerce resim taradım. Cümlelerim okuyanlarda bir iz bırakmalıydı. Hoşgörü , yardımlaşma ve sevgi mesajı serpiştirmeye çalıştım örneklerimin arasına. Defalarca umutsuzluğa duştüm. Hiç bitiremeyeceğim sandım. Sözcüklerin beni terk ettiği anlar oldu. Tek cümle kuramadan ekran başında kaldım bazı geceler. Bu işin bana kalan kısmı hüzün olur sandım.
Ve yanıldım. Kitap standında onları görür görmez bitti onca yorgunluk. Sevinç ve kıvanç vakti benim için şimdi:))).
Kitapların hazırlanma aşamasında bana verdikleri destek için aileme ve arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Onlar olmasaydı başaramazdım, biliyorum.
Kitabın editörü Selda Kalkmaz'ın da ellerine sağlık. Kitabın tasarımı konusunda gösterdiği özveri çalışmayı daha değerli kılmış.
Aşağıdaki linkten beyaz tahta yayınlarını takib edebilirsiniz. ( Ama sanırım ingilizce kitapları henüz internet sayfasına yüklenmedi. Şimdilik sadece TÜYAP taki beyaz tahta standındalar. )
Friday, October 30, 2009
SAVUNMA :)

Bugün okullar tatildi. Bir günlük de olsa bu ara bana çok iyi geldi. Günün büyük bir kısmını evde geçirdim. Kitap okudum. Ev işleri yaptım. Sonra da Bakırköy'e gittim. Doktorumun yüzünü güldürdüm. İki hafta boyunca dediklerini harfiyen yerine getirdim. Elbette sonuç güzel. İki haftada bir kontrollerim devam edecek. Umarım sıkılmadan söylenenleri uygulamaya devam ederim.
Geçtiğimiz hafta bir karar aldım. Bazı kitapları sadece yolculuk esnasında okuyacağım. Bakalım gidip gelmelerde sene sonuna kadar kaç kitap bitecek. İlk kitabım Saduk Yalsuzuçanlar'ın, ANKA.Henüz başlarda sayılırım ama sevdim. Bitirdikten sonra burda kitapla ilgili düşüncelerimi paylaşırım.
Evde Lâ'yı okumaya devam ediyorum.(Özellikle bitirmemeye çalışıyorum. Geri dönüp aynı yerleri birkaç kez okuyorum.)
Bakın bugün okuduklarımdan neler öğrendim.
ANKA
*Hz. Süleyman'la karıncanın hikayesi.

Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca da,
"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O'na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.
*Bağdat adı Acemceymiş. Anlamı;Allah'ın armağanı. Şaşırdım. Kaç kez dönüp okudum aynı cümleyi. Bağdat'taki acıyı, akan kanı düşündüm. Bir dilek geçirdim içimden; daru's selam yurdu olsun Bağdat yeniden.
*Malatya'nın Aspuzu ilçesinde yazılı elmalar yetiştirilmiş bir dönem. Aspuzu'nun elmaları kızaracağı zaman bağ sahipleri elmaların üstüne oyma yazılarla yazılmiş kağıt yapıştırırmış. Güneş gören yazılı yerler kızarır, diğer taraflar sarı kalırmış.
Lâ;
* Breza ağacının türkçesini öğrendim, yaşasın :). Bulgar ve Rus edebiyatında çok sık kullanılan bir ağaç vardır. Breza. Hep türkçesini merak ederdim. Türkiye'ye geldiğimiz ilk yıllarda onu pek çok arkadaşıma tarif ettim ama bilen çıkmamıştı. Bugün La'yı okurken adını ilk kez duyduğum bitkileri ( taflan, kafuru, huş ağacı ) not aldım ve internetten hepsi ile ilgili bilgi bulmaya çalıştım. Huş ağacı beni heyecanlandırdı. Yıllardır adını bulmaya çalıştığım brezammış o benim.Rus şair Esenin'in ilk yayınladığı şiirinin adı ; Beryoza (Huş ağacı). Çocuklar için yazılmış çok güzel bir şiir.(Beşinci sınıf öğrencisi iken Rusçasını ezberlemiştim. Ve hafızamda şiirin beni hala terk etmeyen mısraları var).
Evet bugün kitaplardan öğrendiklerimin bir kısmını sizinle paylaştım. İnşallah siz de istifade etmişsinizdir.
Thursday, October 15, 2009
SÖYLEYİN BANA NEDEN?
Sınıfımızın bu hafta öğreneceği şarkı bu :)
Rüyamda ,
çocuklar her kız ve erkek için bir aşk şarkısı söylüyorlar
Gök mavi, tarlalar yeşil
Ve kahkaha dünya dili
Sonra uyanıyorum ve görüyorum ki dünya yardıma muhtaç insanlarla dolu
Söyleyin bana bu böyle olmak zorunda mı
Söyleyin bana kaçırdığım bir şey mi var
Lütfen bana anlatın, çünkü anlamıyorum
Neden biri diğerine ihtiyaç duyduğunda yardım eli uzatmıyoruz
Söyleyin bana neden
Kendime her gün iyi bir insan olmak için ne yapmalıyım diye soruyorum
Kim olduğumu herkese kanıtlayabilmek için kalkıp savaşmak (silaha sarılmak)zorunda mıyım
Yaşam bana onu savaşlarla dolu bir dünyada boşa tüketeyim diye mi verildi?
Söyleyin bana bu neden böyle olmak zorunda
Söyleyin bana kaçırdığım bir şey mi var
Lütfen bana anlatın, çünkü anlamıyorum
Neden biri diğerine ihtiyaç duyduğunda yardım eli uzatmıyoruz
Söyleyin bana neden
Okul açıldığından beri maratonda koşuyor gibi hissediyorum kendimi. Yoğun ders programı ile beraber dernek çalışmaları da başladı. Bu yılı dinlenme yılı ilan etmiştim ama anlaşılan kendi kendime gelin güvey olmuşum.
Bugün okul mesaim yoktu. Sakın tembellik ettiğimi düşünüp, oh ne güzel demeyin. Tatil günümde dernek mesaim tam gazdı. Bütün gün seminer hazırlığı yaptım. Akşam olunca da derneğe gidip sunum görevimi tamamladım :).
Seminerler beni okuldaki mesaimden daha çok yoruyor. Bir topluluk karşısına geçtiğinizde insanlar size çok şey biliyorsunuz nazarı ile bakıyor. Siz konuşmacısınız, onlar dinleyici. Öğretmen öğrenci ilişkisine benzer bir durum çıkıyor ortaya. Oysa hepimiz öğretmeniz :).
Anlattıklarımın hakkını vermeye çalışıyorum. Doğrulardan söz edip, onları uygulamamak riyakarlık olur. Uygulamadığınız bir şeyi anlatmak inandırıcı olmaz. Hem anlatana hem dinleyene vakit kaybettirir sadece.
İnsan ya yaşadığını dillendirmeli ya da dillendirdiğini yaşamalı. Mevlana'nın şeker hikayesi de bunun önemini anlatır. Bir gün bir baba Mevlana'nın huzuruna küçük oğlunu getirir. Çocuk hastadır ve şeker yemesi yasaktır. Baba buna engel olamadığı için çareyi Mevlana'ya gelmekte bulur. Mevlana'ya durumu anlatır ve ricada bulunur; Lütfen oğluma şeker /bal yeme, der misiniz? Sizi sever ve dinler.
Mevlana hiç yorum yapmaz. Babaya döner ve sadece şunu söyler; Şimdi gidin kırk gün sonra gelin.
Baba bozulur ama itiraz etmez. Aradan kırk gün geçer ve baba oğul Mevlana'nın huzuruna tekrar gelir. İçeri girerler Mevalana çocuğun gözlerinin içine bakar ve sadece iki kelime söyler; Bal / Şeker yeme!
Baba bu duruma bozulur ve sorar; Madem dermanımız iki kelimedeydi neden bizi bu kadar beklettin?
Mevlana açıklar; Sizin geldiğiniz gün ben bal yemiştim. Kendi yaptığım bir şeyi başkasına yapma diyemezdim. Desem de tesiri olmazdı. Hücrelerimin baldan tamamen arınmasını bekledim. Bu da ancak kırk günde oldu. Şimdi gönül rahatlığı ile oğluna bal yeme diyebilirim.
Öğrencilerime her yıl anlattığım hikayelerden biridir bu. Her anlattığımda da kendi payıma düşeni yeniden alırım. Malum nisyan insan fıtratının bir parçasıdır.
Yarın kendi sınıfıma üç saat dersim var. Haftanın şarkısı ne olsun diye düşünürken, arkadaşım bir video gönderdi. Ve elbette haftanın şarkısı da kendiliğinden belli oluverdi. Müzik güzel, ses güzel, sözler hepsinden güzel. Umarım öğrencilerim de bana katılır. ( Videoyu sizinle paylaştım)
NOT; Çeviri yapmak zordur. Kim ne derse desin, çeviri eserin değerini düşürüyor. Bazen çevirinin sadece eserle ilgili genel bilgi vermekten öteye geçemediğini düşünüyorum. Dil yeteneğimizi geliştirip tüm eserleri orjinalinden okuyabilsek keşke. ( Şarkı sözlerini çevirdim - ama olmadı işte. )Herkese sevgiler.
Friday, October 09, 2009
Alüminyum folyoda somon balığı
Birkaç gün önce okuldan dönerken arabada koyu bir sohbete daldık. Ertesi gün de okul olmadığı için her zamankinden keyifliydik. Benim durağıma gelince arkadaşımın inmesen olmaz mı demsei ile emniyet kemerimi taktım yeniden ve yola devam ettim :). Hazır rotamı bu kadar uzatmışken de balık almayı fırsat bildim. (Benim evimin yakınında balıkçı yok)
'' Denizden babam çıksa yerim '' diyenleri yadırgamayanlardanım ben. Kahvaltıda, iftar menüsünde hiç düşünmeden varsa balığı tercih ederim. Size de tavsiye ederim çünkü balık yemenin faydaları saymakla bitmez. İşte bir kısmı;
Omega-3 yağları total kolesterol seviyesini düşürüp kalp-damar sisteminin daha iyi çalışmasını sağlıyor. Omega-3 yağlarının, kalp-damar sistemi üzerindeki koruyucu etkilerinin 6 hafta boyunca günde 100 gram balık tüketimiyle kendini gösteriyor. Beyin ve hücre gelişimine katkıda bulunuyor, kandaki serotonin seviyesini arttırıyor ( serotonin sveiyesi düşükse depresyon riski artarmış), haftada beş kez balık yiyenlerin kalp krizi geçirme ihtimali yarı yarıya azalıyor.
İşte böyle hatırlatması benden, sofranızda balığa yer açmak sizden.
. 4 parça somon balığı
. 1 adet limon
. 1 adet iri boy soğan
.2 adet sivri biber
. 2 adet domates
. 100 gr. tereyağ
.tuz
.karabiber
. alüminyum folyo
1- Soğanı halka halka doğrayın. Domateslerden birini rendeleyin. Diğer domatesi dilimleyin. Sivri biberleri dilediğiniz gibi doğrayın. Limonu yuvarlak dilimler şeklinde kesin.
2- Balığı pişireceğiniz tencere / tavayı alüminyum folyo ile kaplayın. Rendelediğiniz domatesi kabın içine boşaltın. Üzerine soğan halkalarının yarısnı serpin.
3- Üstüne tuzlanmış somon parçalarını yerleştirin. Kalan soğan halkalarını, dilimlenmiş domatesi, limonu ve sivri biberleri balık parçalarının üzerine dizin. En üste karabiber serpip, tereyağ parçalarını yerleştirin.
NOT; Rendelenmiş domatesi kullanmayabilirsiniz ( sulandırıyor). Pişirme süresi 15 dakikayı geçmesin, balık dağılıyor.
Sunday, October 04, 2009
DOĞA İÇİN ÇAL

Öğretmenlik içinde yüzlerce duyguyu barındırır. Öğrenci sayınız kadar farklı duygusal yolculuklara çıkarsınız sene boyunca. Benim öğretmenliğimin sırrı çoğunlukla hüzünde gizlidir. Gençlere duyarlı olmayı öğretmek, inceliği onlarda ilkeye dönüştürmek hiç kolay değil. Anlatıklarımdan sonra ''Yapmayın hocam, kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz. Kalmadı şimdi anlattığınız gibi kişiler'' cümlesini kuran çok öğrencim olur. Tabi bu cümlenin benim üzerimdeki tesiri her seferinde aynı yoğunluktadır. Şiddetini azaltmayı hiç başaramdım .
Cuma günü kanallar arasında gezerken Fox Tv de takılı kaldım. Güzel bir klip yayınlanıyordu. Kırk beş genç ''doğa için çal'' sloganıyla biraraya gelmiş ve Divane aşık gibi türküsünü seslendirmişler. Gençlerin görüntülerinin yanında isimleri ve şehirleri var. Aralarından biri benim hüznümü coşkuya dönüştürdü. Tolga Kıyak, İstanbul'daki ilk öğrencilerimden. Hazırlık sınıfında yüzlerce anımız oldu onunla. Bazen birbirimizi anlamayamadık, bazen çok eğlendik, güldük. (Tolga öğrenciliği boyunca saygı sınırını hiç aşmadı ve hissettiklerime duyarsız kalmadı.)
Yıllar sonra Tolga'yı bir duyarlılık porjesi içinde görmek bana güç verdi. Sanırım bu yıl öğrencilerim anlattıklarım sonrasında hangi cümleyi kurarsa kursun, ben duyarlı olacakları umudunu taşımaya devam edeceğim.
Porjeye katılan gençleri tebrik ediyorum. Dilerim dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak için uğraşanların sayısı artar.
Not: İlgili linkler
Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.
Önemli Not: Doğa için çal projesi daha önce izlediğiniz "playing for change Stand by me projesinin Türkiyedeki versiyonudur. Playing for change ekibinin aylardır haberdar olduğu ve kendilerininde desteklediği bir projedir. O projenin devamı oldu...ğu için yazı fontlarına kadar herşeyi aynıdır. Bir taklit değildir. Playing For change projesinin türkiye ayağıdır. Önemli Not2: Doga icin cal projesinde yer alan müzisyenlerin şarkılarını söylerken ya da çalarken çıkan yazıda yazan şehirler o an çekilen yer değildir. O yazan şehirler müzisyenlerin doğum yerleri yada başka bir değişle memleketleridir. www.dogaicincal.com Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir. Dünya'nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor. Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık... Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO'lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri... Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları... Yani gidişat iyi değil. En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var! Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak... Vay bizim halimize... İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor. Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz? Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu. Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan... Seçtiğimiz parça: "Divane Aşık Gibi" Bilmeyen yok, sevmeyen yok... Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız.... Hem değişim gerektiğini bilip, hem "Şöyle yap, böyle yap" laflarını dinlemediğimize göre, "ne yapmalıyım" diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı? "Birlikten kuvvet doğar" mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı? Agaclar.net'ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal! "Divane Aşık Gibi" yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde "Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka'da buluşalım" diyoruz. Yeni başladık, devam edeceğiz... Sizi de bekleriz! PLAYING FOR CHANGE, DOĞA İÇİN ÇAL PROJESİNİ DESTEKLEMEKTEDİR. Yönetmen - Yapımcı / Fırat Çavaş Yardımcı Yönetmen / Tayfun Turan Kurgu / Fırat Çavaş Ses Asistanı / Cemre Kabaş Divane aşık gibi Söz & Müzik Hasan Tunç Edisyon / Kalan Publishing - Mesam Düzenleme / Fırat Çavaş Kayıt, Miksaj / Stüdyo Çatı Mastering / Barış Büyük Web Dizayn, Grafik tasarım / Vildan Özfenerci Sponsor www.kriweb.com Özel Teşekkürler: Mark Johnson, PFC team, Semra Blake, Hasan Saltık ,Ömer Faruk Albayrak Playing For Change, Doğa İçin Çal projesini desteklemektedir. www.playingforchange.com www.dogaicincal.com info@dogaicincal.com Stüdyo Çatı 2009Devamı
Süre:7:17
SİZİN KAHRAMANINIZ KİM?
Rosi Kirilova Jiva Voda
Bir Bulgar halk türküsü. Annesini iyileştirebilmek için Can suyunu bulmaya giden bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Bulgaristan'da yaşayan Türkler 89'da yaşanan göçte doğdukları topraklardan sınır dışı edildiler. Ellerine valizlerini alıp ailelerini, evlerini geride bıraktılar. Ama bu göç hiçbirinin kalbine kin tohumu ekmedi. Düğünlerinde hala Bulgar halk oyunlarını neşe ile oynayabiliyor onlar. (Açılım... )
Rosica Kirilova
NTV yayınlarından çıkan bir kitap var, ''Sizin Kahramanınız kim?''. Kitapta 40 ünlü isim kendi kahramanlarını anlatmış. Bu ismler arasında Sevin Okyay, Mehmet Uzun, Coşkun Aral ve Haydar Ergülen var.
Bu çalışmadan esinlenen Haydar Hoca yazı atölyesinde bize de aynı soruyu yöneltti; Sizin Kahramanınız Kim?
Kahraman zenginiyim ben. Masal kahramanlarıma eşlik eden gerçek kahramanlarım oldu hep. Okuduklarımdan öğrendiğim doğruları yaşantılarına geçirebilmiş kişilerdi onlar. Masal satırlarından ayrıldığım anda onların anlattıkları beni şekillendirmeye devam ediyordu.
İki kahramanım var benim, ikisi de iyilik tarafımın mimarı. Başkalarını düşünmeyi, paylaşmayı, dürüstlüğü, sevmeyi onlardan öğrendim ben. Anneannem ve Rosica Kirilova, beni anlamak için onları bilmek gerek. Anneannemi birkaç satır ve paragrafta anlatmam mümkün değil. Onu size bir günde de anlatamam, içimdeki hüzün ve özlemin yakıcılığı buna izin vermez..
Rosica Kirilova Bulgaristan'da yaşayan hafif batı müziği sanatçısı. Günümüzdeki pop şarkıcılarından farklı bir misyon yüklemiş kendine. Seslendirdiği şarkıların sözlerinde iyilik mesajı saklı. Çocukluğum o mesajları dinlemekle geçti. Anneannemin bana doğum günü hediyesi olarak aldığı pikap aldığım en kıymetli hediyeydi ( hala öyle). Sabah kalkar kalkmaz Rosica'nın plaklarını takar ve giyininceye kadar onun şarkılarını dinlerdim. Okul yorgunluğunu da onun müziği ile atardım. Birileri size günde kırk defa aynı şeyi söylese siz söylenenlerin ta kendisi olursunuz. İyiliğe odaklı bir yaşam sürmek çocukluğumda tek seçeneğim oldu benim.
Okulda kırgınlıklar yaşadığımda, haksızlığa uğradığımda dertlerimi Rosica'ya anlattım ben. Hayalimde onunla konuştum, günlüğümdeki satırları ona hitaben yazdım. Ve yanlış yapmanın sınırına geldiğimde aklıma onu getirerek geri adım attım.
Tüm bunları o hiç bilmedi. Çünkü ona bunları ifade edebilecek yaşa geldiğimde bambaşka bir ülkedeydim ben. Ne çıkan son albümlerimden haberim oluyordu ne de yeni mesajlarından.
Göç sonrası yaşadığımız sıkıntılar sonrası asi bir genç kız olmamamda mırlıdandığım şarkı sözlerinin tesiri çoktur. İyiliğin zaferine inanmıştım bir kere. Er ya da geç hüzün yerini huzura bırakacaktı.
İki yıl önce myspace'te Rosica Kirilova'nın profiline rastladım. Uzun bir mail yazdım ona. Sizinle paylaştığım satırları ona da yazdım. Teşekkür ettim. Yaptığı işin önemini anlattım. Öğrencilerimin dinlediği müziklerin onlar üzerindeki tesirini anlattım.
( Günümüzdeki şarkı sözleri zaman zaman beni dehşete düşürüyor. Günde kırk kere onlara kulak vermek insanı ucube bir varlığa dönüştürür. )
Birkaç gün sonra mailime cevap aldım. Uzun uzun yazdıklarımın üzerindeki etkisini anlatmıştı kahramanım. Yaptığı işin işe yarar olup olmadığını sorguladığı bir dönemde ulaşmış mailim. Devam etmek için güç bulduğunu yazmış. Bir de 20. sanat yılı jubilesine davet etmiş beni:)
Sizin kahramanınız kim ? Herkese sevgiler.
Saturday, October 03, 2009
YAZDAN BİR GÜN
Yaz bitti. Geride bizi sonbaharın hüznünden, kışın soğuğundan koruyacak sıcacık anılar bıraktı. Sanırım yazla ilgili paylaşımlarımı bu mevime ondan bıraktım ben :).
Keşif turuna çıktık ( o kadar yemeğin üstüne tesisleri değil İstanbul'u baştan sona turlasaydık yeriydi). Ağçlara selam verip, çiçekleri kokladık. Çevre düzenlemesi gözlerimize bayram ettirdi.
Saksıların üzerinde bitkilerin fiyatları var. Sık sık fiyat sormak zorunda kalmıyorsunuz.
Bir sonraki keşfimiz gövdesi geniş, gölgesi çaplı bir ağaç oldu. Ayakkabılarımızı çıkarıp çimene oturduk. Sırtımızı ağacın gövdesine dayadık. Kitaplarımızı çıkardık, sırayla bölümler okuduk. Üzerinde yorumlar yaptık. Okuduklarımız sırlı olsa gerek. Onlarabizden başka kulak verenler de oldu. Bir sürü kuş kondu yakınımıza. Biliyoruz biz, sır onların da kulağına fısıldandı :).

