Monday, March 15, 2010

LÂL OLSUN DİLLERİM


http://www.nartube.com/ Cengiz Özkan

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR



İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül hayran olmuş
Gezer Elif Elif diye

Yar sana hayran can sana kurban
Derdime derman bulamam
Aşktan elaman aşktan elaman


Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Yar sana hayran can sana kurban
Derdime derman bulamam
Aşktan elaman aşktan elaman


Karacoğlan eymelerin
Gönül vermez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye

Yar sana hayran can sana kurban
Derdime derman bulamam
Aşktan elaman aşktan elaman


Karacaoğlan

Saturday, March 13, 2010

AH MİNEL AŞK


''Ah minel aşk’ dedim tuttum dilimi,
Her derdim sinemde şimdi hâr oldu.
Evvelden bilmezdim böyle türküler,

Âhım, âh-u zârım nazlı yâr oldu.''





Güldür Gül-Özhan Eren


“Biz cümle dertlerin devası, çaresizlerin çaresiyiz. Savaşta Hz.Ali"nin Zülfikâr"ıyız. Biz Hz Ahmedin tevhid müjdesini vermedeyiz. Hz.İsâ gibi çocukken beşikte konuşmaya başlamışız ”
Biz bu dünyada güneş gibiyiz. Herkese can vermeye, tüm insanlık âlemine yararlı, faydalı olmaya gelmişiz.
Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olmaya, onların gamlarını, kederlerini paylaşmaya gelmişiz.
Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayaklar altında ezilenleri, gül bahçesine getirelim, onlara neşeler bahşedelim diye bu dünyaya gelmişiz.
Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz ummanlar gibiyiz madenler gibiyiz; biz bu âlemde herkesin malıyız”

Biz şu alemin bedenine, canın ne olduğunu gösterelim, gaflet içinde kalan, Allah'ın sanatını, yaratma gücünü, kudret ve kuvvetini göstermeyen gözleri aydınlatalım diye bu dünyaya gelmişiz.

Biz yeryüzü gibi yağma yurdu değiliz, gökyüzü gibiyiz, eminiz, hoşuz. Biz söze sayıya sığmayız, biz tüm bu anlatılanlardan da üstünüz''1


Hayat Nur Artıran'nın Hz. Mevlana'yı anlamak adlı yazısından alıntıdır.
1. Can Şefik Divân-ı Kebir clt.2.no 842


Ey Dost,

Sevinç kaplamalı yüreğini aklına düştüğümde. Biz asıl şimdi bir olduk. Zahirdeki gibi değildir hiçbirşey. Bir düşün ölümdeki ayrılık acısını. Zahirde kara toprak altına girmektir ölüm. Hakikatte ise vulsattır, düğündür bayramdır.

Hiç olmadığım kadar seninleyim ben, zahir biz gibilerin takılacağı bir perde olmamalıdır. Sevdamız aynı sevdadır, dilimizdeki türkü aynı türküdür, sonunda kavuşacağımız YAR aynı YAR'DIR.

Unutma; ''Kişi sevdiği ile beraberdir''. Seviyorsak birbirimizi, neyin özlemi ve hüznüdür sendeki?



Monday, March 08, 2010

Mayamda var sütünden

müzik - the gypsy izlesene.com
Yeryüzü evlerinin zeminidir. Gökkube o evin çatısıdır. Sahiplenmezler ne bir mahalleyi ne de bir şehri. Gittikleri her yere doğallık, müzik, saflık götürürler. Geçim kaynakları gönüllerinde gizlidir. Kiminin eli enstüman tutar, kiminin dili notalara can olur, kiminin bedeni ritme eşlik eder. Üzerlerindeki renk renk elbiseler, doğadaki renk cümbüşünü andırır. Çiçekler en çok onlara dosttur. Kulak arkasına takılmış ya da saça iliştirilmiş bir gül bir onlarda öylesine güzeldir. Şarkıları, raksları, doğallık ve neşeleri ile tam bir ziyafettir sundukları. Yeryüzü zeminleri, gökkube çatılardır.

Ve onlara bakmak kıskandırır beton bloklara milyarlar harcayan şehir insanını.Gönlünü keşfedemeyen biz şehirliler çok bedel ödemeye mahkumuz. Ve hiçbirimiz AY'ı avize, yıldızları spot lamba yapmanın bedava zevkine varamayacağız, keşfetmedikçe içimizdeki cevheri.

Bedavadır oysa dünyanın her yerini sahiplenip evin bilmek. Boşuna mıdır kainata sığmayana insan, insana sığmayana kainat denmesi?

Çocukluğum AY DEDE'ye şarkı söylemekle geçti. '' Ay dede ay dede, şeker at bize...'', hep inandım bir gün atacağına. Ve kırılmadım ellerimin her gece boş kalmasına. Komşuların merdivenlerini gizlice alıp üst üste koyma planları yaptım. Köydeki tüm merdivenleri birleştirsem ulaşırım sandım ona. Sonra ne mi oldu? Unuttum ona söylediğim şarkıyı. Bambaşka bir ülkeye sürüklendim, hüzün ile...

Büyüdüm, sınırlarım oldu. Akıllı bir kız oldum, yapamayacağım şeylerin ne kadar çok olduğunu kabul ettim. Çocukluk hayallerimi unuttum, olurları da olmaz kıldım. Yıllar geçti, örselendim. Pes etmek istedim...

Sonra AY DEDE yetişti bir yerlerden. Unuttuklarımı anımsattı. Bir çocukluğun değil unuttuğun, ondan evvelini de unuttun sen dedi. AY ile süslü cümleler çıkardı karşıma. AY' A KÜPE OLMALISIN SEN, dedi. Ve beni büyüledi. Olmazlara veda ettim ben...

Güneş'e, ay'a, yıldızlar'a, rüzgar'a, kuşlar'a, çiçekler'e açtım gönlümü. Yeryüzü zeminim, gökyüzüne kanatlanmak hedefim oldu. AY'a misafir olmaya talibim ben, gönlümü merdiven yapıp her geçen gün basamak basamak kanatlanıp yol almaktır hedefim.

Değil mi ki, bir çingenenin göğsünden birkaç damla süt gıda olmuş canıma. Çok mudur benim gönlüme ateş düşmesi? AŞK, olsun ki gönlümüzün dışında kalmasın hiçbir zerre.

GYPSY

I'm just a gypsy who gets paid
-Ben sadece payını alan bir çingeneyim
For all the songs that I have played
-Oynadığım tüm şarkılar için,
And all the records that I have made
-Ve yaptığım tüm kayıtlar için.
I'm part of a caravan
-Ben karavanın bir parçasıyım.
I have travelled on the land
-Karada seyahat ediyorum.
Making music for my fellow man
-Yoldaş adamım için müzik yapıyorum.
And every song I played or wrote
-Ve oynadığım ya da yazdığım her şarkı
With a sad or happy note
-Bir hüzün ya da mutluluk notasıyla beraber...

Some are made to make you laugh
-Kimisi seni güldürürdü.
Some are made to make you cry
-Kimisi seni ağlatırdı.
I don't know the reason why
-Neden böyle olduğunu bilmiyorum.

But I'll continue to travel
-Ama seyahat etmeye devam edeceğim.
Though my guitar's old and tiring fast
-Gitarımın eski olmasına ve hızla yorulmama rağmen.

She just listens to me
-O sadece beni dinler.
Her music means more to me than any other woman I have known
-Onun müziği benim için bildiğim diğer kadınlardan daha fazla şey ifade eder.[x2]

And I'll continue to travel
-Ve seyahat etmeye devam edeceğim.
Though my guitar's old and tiring fast
-Gitarımın eski olmasına ve hızlıca yorulmama rağmen.

She just listens to me
-O sadece beni dinler.
Her music means more to me than any other woman I have known
-Onun müziği benim için bildiğim diğer kadınlardan daha fazla şey ifade eder.[x2]

Sunday, March 07, 2010

GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN


Zahirde batını görmeye çalışmak mana kapısının tokmağına dokunmaktır. Tüm lezzetler ve sırlar mana kapısı ardında gizlidir. . .
8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Yapılan sert müdahele sonucu 129 çoğu kadın işçi hayatını kaybetti. Yüz bine aşkın kişi cenaze törenine katılarak olaya tepki gösterdi.
1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Entarnasyonale bağlı kadınlar toplantısında Clara Zetgin tekstil fabrikasında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın ‘’ Dünya Emekçi Kadınlar Günü ’’ olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
Bir asırdır 8 Mart tarihinde kadın hakları, kadının toplumdaki yeri, kadın erkek eşitliği gibi konular gündemin vazgeçilmezidir. Bu günde nice kadın kahramanlar dile getirilir. Ve bir tek bugünde bir günlüğüne de olsa Sezar’ın hakkı Sezar’a verilir. Kadının duygu bakımından erkekten daha hassas, gönlünün daha çok aşkla dolu, daha duygulu, daha merhametli, daha sabırlı, daha şefkatli, olduğu kabul edilir. Kısaca insanı insan yapan ruh inceliğinin kadında zirve noktada birleştiği inancına teslim eder bugünde herkes kendini.
Fiziksel olarak bedeni güçlendirmeye çalışmak zahire aldanmak olur ancak. Bedenin etki alanı kısıtlıdır. Elinizin uzunluğu santimetre ile ölçülebilir ancak. Ayaklarınızın sizi taşıyabileceği yer birkaç kilometre ile sınırlıdır. Kısacası zahirden batına indirgenmemiş olan her güç güçsüzlüğe dönüşmeye mahkumdur. Beyhudedir bedensel özelliklerimize bakarak üstünlük iddiasında bulunmak.
Ruh; bedenden güçlüdür. Kim ruhunu latif duygularla süslemeyi başarmışsa o bedenini de kanatlandırabilir. Beden gücü ruh gücü ile şahlanabilir ancak. Ruhun sınırları yoktur; ruh sınırsız olandan gelmiştir çünkü. Ona ne kilometreler ne de ışık hızı ölçü olabilir. Ruhun etki alanı kainatı hatta ötesini ihata edebilir. O nedenle gönlünü genişletebilenlerin AŞK ile başarabildikleri, insanı hayrete düşürür. AŞK ki bize dupduru bir özümüz olduğunu hatırlatır …
“Aşk, bir bütün olarak iradeyi, aklî iradeyi terk etmektir”
Ruh akıl ile ihata edilemez, onun sermaye olacağı işlerde akıl set olabilir ancak. Sınırsız olanın yapmak istediğini dar bir çerçeve ile sınırlı olan nasıl anlasın? Aşkın egemenliği altına olmayan hangi akıl sahibi; “Mümkün olsa da taşın, toprağın, çiçeğin, böceğin, ağacın, suyun, hayattaki her zerrenin yanında olup, biz de onlara hizmet ve şefkatimizle bir teşekkür edebilsek”, cümlesini hayat düsturu edinebilir kendine? AŞK’ın ev sahibi olmadığı hangi gönül kainattaki her zerre ile bir bağ kurabilir? Hangi CAN beklenti içine girmeden var edilmeye layık görülmüş her zerreye hizmet etmeye talip olabilir? Hangi gönül, “Sen ben davasına düşmeden hizmet çemberi içerisinde olmaya gayret göstermek”, cümlesini rehber edinebilir kendine?
AŞK’ın ihata ettiği bir gönül sahibi böyle bir hizmete talib olabilir ancak. AŞK’ı olanın gönlüne bir başka AŞK’ın düşmesi kaçınılmazdır zaten. İlah-i Aşk, Hizmet Aşkın’a aşıktır. Dava kainattaki her zerreye hizmet edebilme, kucak açabilme davasıdır. Sevgiliden değil midir varlık libası giymiş olan her şey? Öyle ise AŞK ispat ister. İspat ise beklentisiz kucak açabilmeyi ister, sarıp sarmalamayı ister. AŞK iğne olup , dağılmşı kalpleri birleştirebilmeyi ister. Birleşmek isteyen kapler ise AŞK’la iğne tutan şefkatli bir el ister.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü bugün. Takvimler 9 Mart’a çevirene dek sayfalarını nice kadınlar gelecek dile, nice destanlar söylenecek kadın adına. Geçmişten, günümüzden nice kadın isimleri yankılanacak dört bir yanda. Ben ise dilime tek bir kahraman ismi dolayacağım bugün; HAYAT NUR ARTIRAN.

“Hz. Allah çeşidi çok seviyor. O nedenle farklılıklar sizi asla rahatsız etmesin. Hatta o kadar çeşit seviyor ki, tekliğinin ispatı için her şeyden çift yarattığı gibi onların da rengi, sayısı, cinsi, sayıya hesaba bile gelmez.” Şefik Can

Friday, March 05, 2010

Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı



1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil.
Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.
Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin.
Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki,
gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün!
Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir.
Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır.
Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları.
Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı.
Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur.
Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural :
Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut.
Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda
tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.
Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir.
Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma.
İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise,
insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inançla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.
Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

Wednesday, March 03, 2010

Şemü Pervane. Bir aşk hikayesi


Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek...
İskender Pala
Aşk- ı pervaz isimli sayfadan alıntıdır.


-

LE LE GULE
Ben seni sevdim,çok inandım
Dostlar arkadaşlar hepsi vefasız çıktı
Ben kaybettim gülüm


Ekmek gibi , su gibi ,
Rüzgar gibi aşkın le gule
Sen varsan ben de varım
Sensiz olamam le gule


Kaç gün oldu,kaç ay oldu,
Kaç yıl geçti le gule
Gönül verdim aşık oldum
Vuruldum sana le gule

Saturday, February 27, 2010

Kendi Güzelliğimiz Bize Yeter...


Derler ki zamanın büyük bir velisini, yüce bir kral ziyarete gelir; armağan olarak da üstü pırlanta ve yakutlarla süslü çok kıymetli paha biçilmez altın bir makas getirir. Engin bir tevazu ile bu ulu velinin ayaklarına kapanarak hediye olarak getirdiği makası büyük bir saygıyla uzatır. Gönüller sultanı makası eline alıp inceler, krala geri verirken şunları söyler: "Teşekkürler kralım! Bu makas gerçekten çok güzel ve çok değerli bir armağan. Ne var ki benim ona hiç mi hiç ihtiyacım yok. Bana küçük, basit bir iğne getirmenizi tercih ederdim." Kral son derece şaşkın, "Anlayamıyorum sultanım!" der, "Eğer iğneye ihtiyacınız varsa mutlaka makasa da ihtiyacınız olacaktır."

Bunun üzerine o büyük sultan şu cevabı verir: "Makası istemiyorum çünkü o, bölücü ayırıcı bir nesnedir. Herşeyi kesip parçalar, iğne ise birleştiricidir, makasın kesip böldüğünü diker, birleştirir. Ben aşkı öğretiyorum, tüm öğretim sevgidir. Benim amacım herşeyi birleştirmek. Onun için bir dahaki ziyaretinizde lütfen bana sadece küçük basit bir iğne getirin yeterli."

Bu, belki küçük bir kıssa, ama içinde alınacak hisse çok. Pırlanta taşlı makas gibi, süslü sözlerle toplumu bölmek, parçalamak, çeşitli inanç ve düşünce ayrımcılığı yapmak, elbette küçük, basit görünüşlü bir iğne gibi, birleştirici, toplayıcı olmaktan daha kolay. Bu dünya terzihanesi var oldukça, çeşitli makaslara da, iğnelere de ihtiyaç duyulması kaçınılmaz. Kimileri makas gibi kesip parçalarken, kimileri de iğne gibi kopan, ayrılan parçaları birleştirmeye çalışıyor. Gönül ehli arifler ise bütün bu olup bitenleri susarak, sadece arifane bir şekilde seyrediyorlar.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri:

Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Ârif ânı seyreyler

Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler,
diyerek bu hali çok güzel ifâde etmişlerdir.

Üzülerek belirtmeliyim ki, bendeniz o kemâl içerisinde olamadığım için, susup seyreylemekten aciz bir şekilde nedenlerin, niçinlerin, sorgulamaların dışında kalamıyorum.

Son zamanlarda hepimizin de bildiği gibi Hz. Mevlânâ ve yolu ile alâkalı birtakım spekülasyonlar yapılmaktadır. Bunlar arasında en dikkat çekici olan ise hiç şüphesiz Hz. Pîr'in bir mezhep ve meşrebe aitmiş gibi göstermeye yönelik olanlarıdır.

Fakat çok garip, anlaşılması oldukça zor olan bir durum var ki, o da, "Yaşadığım müddetçe ben, Kur'an'ın kuluyum. Hazreti Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, ben nakledenden de, o sözden de şikayetçiyim.(1)

Peygamberimizin yolu, izi aşktır.(2)

Aşk dini, bütün dinlerden ayrıdır. Âşıkların şeriatı da, mezhebi de Allah'tır. (3) diye buyuran, yolu, izi, dini, mezhebi belli olan, bütün dünyanın "Aşıklar Sultanı" diye yâd ettiği, "Hazreti Mevlânâ'nın yolundayız, Mevlevi'yiz" diyenlerin de, bu mezhep arayışı ve tartışmaları içinde olmalarıydı.

Nasıl olmuştu da bazı Mevlevi dostlarımız, tüm dünyayı sevgi, dostluk, kardeşlik, duygularıyla, bir anne şefkatiyle kucaklayan, güneş gibi hiç bir yaratılmışı ayırmadan, onları ilâhi nuruyla aydınlatan, Hazreti Mevlânâ'nın aşk şemsiyesi altından çıkarak, hâlâ mânevi bir kimlik arayışı içinde, bir mum alevi gibi sadece kendi etrafını aydınlatan, dar bir düşüncenin kırık şemsiyesi altında, mezhep çekişmeleri, kimlik arayışları içinde kalmışlardı.

Yaşanan bu olaylar çok yeni olmayıp, kökü çok eski yıllara dayanmaktadır. Ömrünü Hz. Mevlânâ ve onun eserlerine adamış, araştırmacı yazar Şefik Can hocamız, konuyla alâkalı olarak, 02.05.2002 tarihinde Konya Selçuk Üniversitesi tarafından düzenlenen, 10. Milli Mevlânâ Kongresi, "Günümüz Mevlevîliği" adlı sempozyuma sunmuş olduğu tebliğde, konuyla alâkalı olarak özetle şöyle demektedir:

"Çok üzülerek belirtmeliyim ki biz Mevleviler bile, kendi içimizde ikiye bölünmüş vaziyetteyiz. Birisi Şems yolu, diğeri Veled yolu. Tam bir vahdet, birlik, aşk, muhabbet yolu olan, her zaman birlikten bahseden "Beni ikiliğe düşer sanma" diyen Hazreti Mevlânâ'nın yolu, sevenleri tarafından ikiye bölündü, izin verirseniz bu duruma nasıl gelindiğini, hatıralarımdan bahsederek, açıklamak istiyorum. Senelerce evvel İstanbul sahaflarda kitap satan Hacı Muzaffer Ozak, Raif Yelkenci gibi çok değerli yakın dostlarım vardı. Bir gün Raif Yelkenci Bey merhum, beni dükkânına davet ederek Mısır Mevlevîhânesi Şeyhinin el yazması, eski bir Hatıra defterini gösterdi. Raif Yelkenci Bey ile birlikte okuyup incelediğimiz bu el yazması hatıralarda Mısır Mevlevîhânesi Şeyhi aynen şöyle diyordu:

'Yeniçeri ocağı lağvedilinceye kadar bütün Mevlevi tekkeleri birlik içinde, Hz. Mevlânâ'nın yolunda hizmet ediyorlardı. Yeniçeri ocağı lağvedilince Bektaşî tekkeleri kapatılmış, müfrit olan Bektaşi babaları da takibata uğrayınca, bunların bazıları Mevlevi tekkelerine sığınmış, dönemin Mevlevi dedeleri tarafından korunarak yardım görmüşlerdir. Bektaşî babalarının Mevlevî tekkelerine sığınmasından sonra bazı Mevlevî tekkeleri, Bektaşî babalarının tesirinde kalmışlar, diğerleri de Hz. Mevlânâ'dan sonra devam edegelen yollarına devam etmişlerdir. Böylece Mevlevîlik ikiye bölünmüş, Bektaşî meşreplilere Şems kolu, Hz. Mevlânâ'nın yolunda devam edip gidenlere de, Sultan Veled kolu denmiştir.'

Bendeniz okuduğum el yazması bir hatıradan bunları size arz etmeğe çalıştım. Elbette takdir sizlerin."

Şefik Can hocamız, takdir sizlerin diyerek bizleri anlayış ve idrakimizle başbaşa bırakırken, tarihî gerçekler içerisinde görüyoruz ki İstanbul'daki Yenikapı Mevlevîhânesi Sultan Veled kolunun, Bahariye Mevlevîhânesi de Bektaşi'lerin tesirinde kalan Şems kolunun temsilcisi olmuştur. Yakın tarihimizde ise Hz. Mevlânâ ve eserleri üzerinde yapmış olduğu çalışmalarıyla yakından tanıdığımız Abdülbâki Gölpınarlı ve Bahariye Mevlevîhânesi şeyhlerinden Midhat Bahari Beytur Şems kolunun, Yenikapı Mevlevîhânesi'nde yetişen Tahir'ül-Mevlevî Hazretleri de Veled kolunun temsilciliğini yapmışlardır.

Hz. Mevlânâ'nın bu konuda yanlış anlaşılmasının çok önemli sebeplerinden biri de, Hz. Pîr'in eserlerine başka görüş ve düşüncede olan bazı şâirlerin şiirlerinin karıştırılmış olmasıdır. Midhat Bahari Hazretleri, İran ediplerinden Hidayet Han'ın Divân-ı Şemsü'l-Hakâyık adlı eserini üç cilt halinde dilimize tercüme etmiştir. Bu tercüme Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Üzülerek belirtmeliyim ki bu üç ciltlik tercümede, Hz. Mevlânâ'ya ait olmayan birçok şiir vardır. Bu şiirler birtakım Şiî ve İsmailiye mezhebinde olan şâirlerin şiirleridir. Ne yazık ki şiirlerin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda Hz. Mevlânâ'nın yanlış tanınmasına sebep olmaktadır.4

Şefik Can hocamız, bu şiirler tercüme edilirken Midhat Bahari hazretlerine, Hz. Mevlânâ'ya ait olmayan şiirlerin tercüme edilmesinin çok yanlış olacağını, izin verildiği takdirde başka şâirlere ait olan bu şiirleri, gönüllü olarak gözden geçirip ayıklayabileceğini söylemiştir. Fakat, şiirlerin tercümesinin yapılmasını isteyen dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve tercümeyi yapan Midhat Bahari hazretlerinin isteği üzerine eser, içindeki Hz. Pîr'e ait olmayan şiirlerle birlikte tercüme edilerek yayınlanmıştır. Şefik Can hocamız daha sonraları bir dilekçe ile Kültür Bakanlığı'na başvurarak, Hz. Pir'in yanlış anlaşılmasına sebep olabilecek bu tercümeyi, gönüllü olarak düzeltmek istediğini bildirmişse de, bu konudaki uğraşları sonuçsuz kalmıştır.

Elbette Hz. Pîr'in inancı dışında olan bu şiirleri okuyanların, biraz da meşrepleri müsaitse, farklı görüşler içine düşmeleri gayet tabiidir.

Kabul etsek de etmesek de bu tarihî gerçekler içerisinde, bazı Mevlevi dostlarımızdan aldığı destekle, Prof. Dr. İzzettin Doğan, kendi fikirleri çerçevesinde yapmış olduğu çalışmalarına, devlet ve milletimizden beklentilerine, kişisel sorunlarına, maddî, manevî, hukukî hiçbir dayanağı olmadığı halde, Hz. Mevlânâ'yı da düşünce ve isteklerine ortak ederek görsel ve yazılı basın önünde, Hz. Mevlânâ ve öğretisiyle hiçbir yakınlığı bulunmayan istek ve arzularını açıkça ortaya koymuştur.

Hz. Mevlânâ ve Mevleviler hakkında gerekli bilgi ve söz hakkına sahip değilken, çeşitli renkler ve çeşitli diller içerisinde tüm dünyaya dağılmış bütün Mevleviler adına, beklentilerini dile getirmesi, yalnızca bendenizi değil, hiçbir siyasi rant ve çıkar endişesi taşımadan, Hz. Pîr'e gönül veren bütün Mevlevîleri derinden yaralamıştır.

Peygamber Efendimiz "Ben ilmin şehriysem kapısı, Ali..." diyerek, ilme, irfana ve insanlığa açılan en ulvî kapıyı göstermiştir. Hz. Pîr'in buyurduğu gibi sınırları sınırsızlık olan, mânevi gücü ve büyüklüğü kâinatın efendisi tarafından tasdik edilmiş o büyük ilmi ledün kapısını, ne bir mezheple, ne de bir dinle sınırlamak mümkün olmadığı gibi; Biz, altın gibi birkaç kişinin öz malı değiliz, biz deniz gibiyiz, mâden gibiyiz, biz herkesin malıyız. Biz söze, sayıya sığmayız, biz paha biçilmez bir hazineyiz, (5) diye buyuran Hz. Pîr'i de, kapısında "Mevlânâ" yazıyor diye, hiçbir derneğin veya vakfın öz malı kabul edip koca bir ummanı bir bardak suya, yüce bir aşk güneşini de küçük bir mum alevine sıkıştıramayız. Bütün dernek ve vakıflar, kendi çerçeveleri içerisinde kuruluşları adına istediklerini söyleyebilirler. Fakat hiç kimseye dünyadaki tüm Mevleviler adına konuşma, açıklama yapma, devlet ve milletimizden maddî beklentiler içinde olma yetkisi verilmemiştir.

Bizim ders gördüğümüz dershane aşktır.(6)

"Fıkıh dersi okutulan medresede nasıl dışarı atılma, kovulma sebepleri nizamlara, törelere bağlanmışsa, şunu iyi bil ki, aşk medresesinin de kanunları vardır." (7) diye buyuran Hz. Pîr'in yolunun, elbette bir usûl ve âdabı vardır. Bu konuda gerçek söz sahipleri ise, sorumsuzca yapılan bu çok yanlış davranışlar karşısında, "Anlayışsız cahil bir kişiye verilecek en büyük cevap susmaktır" diye buyuran Hz. Pîr'i rehber edinmişlerdir.

Bu dünya terzihanesinde bazıları ellerinde makas, kesip biçerken "Savaşta Hz. Alî'nin zülfîkârıyız, biz rüşvet padişahı değiliz. Param parça olan gönül hırkalarını diker, yamarız." (8) diye buyuran Hz. Mevlânâ, elinde aşkın iğnesi, kesileni birleştirmeye, dağılanı toplamaya çalışmıştır.

Bizim ders gördüğümüz yer aşktır. Bize manen ders veren de Celâl sahibi Allah'tır (9)

Aşk yolu, yetmiş iki milletin inancının dışındadır.(10)

Aşk dini, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da, mezhebi de Allah'tır.(11)

Yemin etmesini bilmem, ama şunu söyleyeyim ki ben ne bundanım, ne de şundan.(12)

Yukarıdaki satırlarda sizlere kısaca arz etmeğe çalıştığım Mesnevi ve Dîvân-ı Kebir'deki bazı beyitlerle, Hz. Mevlânâ kendisinin, dolayısıyla da aynı izi takip etmeğe çalışan tüm Mevlevîlerin yolunu ve manevî kimliğini açıklamıştır. Hz. Pîr'in bu ilahî sözlerini kendilerine rehber edinmiş olan bir tek Mevlevî'nin bile din, mezhep ve inanç ayrımcılığı içerisinde, devlet ve milletimizden maddî beklentisi olamayacağı gibi, bir din ve mezhep çekişmesi içinde bulunması da asla mümkün değildir. Eğer birileri; "Biz sadece Hz. Mevlânâ ve öğretilerini daha geniş kitlelere duyurmak adına gayret gösteriyoruz, bu uğurda çalışıyoruz" derse, elbette bir şey söylemek bendenize düşmez, çünkü Hz. Mevlânâ, yüzyıllar öncesinden kendi mübarek isminin arkasına gizlenerek şahsî ihtiraslar peşinde koşanlara en güzel cevabı vermiştir.

Siz sakın bizi yâd etmeyin. Buna lüzum yok, çünkü biz "biz"siz olduğumuzdan, kendimiz rüzgâr kesilmişiz de her yerde eser dururuz.(13)

Kendini manevî kirlerden temizlemeyeceksen bizden uzak dur! Kendi güzelliğimiz bize yeter.(14)


Yazar: Hayat Nur Artıran

1. Ş. Can, Mevlânâ, Rubailer, 1311.

2. Ş. Can, Mevlânâ, Rubailer, 49.

3. Ş. Can, Mesnevi, c. 11, 1768

4. Ş. Can, Divân-ı Kebîr önsöz.

5. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 842

6. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 162

7. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 145

8. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 755.

9. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 162.

10. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 135

11. Ş. Can, Mesnevi, c. 11, 1768.

12. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 805

13. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 1, 93.

14. Ş. Can, Divân-ı Kebîr, c. 11, 742.


http://akademik.semazen.net/ sitesinden 27.02.2010 tarihinde yazdırılmıştır.

GÜLE YAZDIM ADINI

müzik - özhan eren güle yazdım adını izlesene.com


Güle yazdım adını
Bülbül duysa kıskanır
Yar aşkından divanenim
Kim görse Mecnun sanır

Yar beni güllere yaz
Yaz beni gönlüne yaz
Al ömrümü al canım
Al senin ömrüne yaz


Güle sordum adını
Gün açılsın gör dedi
Yare ömrün vermezsen
Aşka ermen zor dedi

Gün açıldı tan oldu
Gül açıldı kar oldu
Ben aşkı satın aldım
Verdiğim bir can oldu .

Wednesday, February 17, 2010

CAN KARDEŞİM


İki hecede gizlidir bazen kardeşlik. İki hece yan yana gelir ve bir can kardeşi zuhur eder gönülde. Suretten önce candır saplanan yüreğe. Bir meftunluk, bir hasrettir arkası. Duyumsadığını aramaya başlamaktır. Kimdir yüreğimizi yüreğine dolayan? Bir serüvendir başlayan. Tek rehber gönüldür. Bir o bilir akacağı yeri, çağlar deli gibi. Çağlamak gönlün gayretidir. Gayret, vuslata doğru yol aldırır.
Sımsıkı bir kucaklaşmadır kimi zaman vuslat. Kalbinin eksik bir parçasını yerine koymaktır kollarını boynuna dolamak. Kokusunu içine çekmektir hem buraların hem ötelerin. Sonrası ise hep yüreğinde taşımaya mahkum olmaktır onu. Ona bakıp güzelleşmektir. Ona bakıp O'nu daha çok sevmektir, coşmaktır. O'na doğru yol almayı istemektir.

İki hece aldım ben ötelerden ;DE - NİZ. İçime hasret düşüren bir başka iki hecelik isimden armağan olan.
Ah kimsin sen? Nereden dokundun ikimizin yüreğine birden? İki hecelik isimlerimiz mi üçümüzü birleştiren? Ben ötelerdeki seni anlatayım, o buradaki seni anlatsın bana. Cem edelim sonra
ikisini. NUR'un yolundan bir bir basamak atlatsın bize. El ele olalım, İNSAN olmanın hakkını verelim. Şad edelim, şad olalım. Sonunda ne ötesi, ne berisi kalsın. Aynı yerde kucaklayalım birbirimizi...

Armağanından armağan geldi bana; Al bunlar ondan sana.

Esintin evimin her yanını kapladı. Ondandır artık eve dönüşlerimin sana dönüşüm olması. Zahirde solan karanfillerin batınımıza binlerce tohum eksin. Esintin mest etsin hep içimizi. İçimizden dışımıza sızsın kokun. Mest olalım, mest edelim.

''Çalış gamgilleri şad etmeye , şad olmak istersen
Sevindir kalb-i nası gamdan azad olmak istersen.''

Monday, February 15, 2010

AŞK

Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Har yanında çiçek açmış
Binboğa ormanı gibi
Nesine yar nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Canım sese mi geldin
Kadem basa mı geldin
Sağ olsam gelmez idin
Öldüm yasa mı geldin
Nesine...
Saçın yüzüne perde
Yüreğim düştü derde
Ayak üstü duramam
Seni gördüğüm yerde

Nesine...

Friday, February 12, 2010

EY AŞK, TERK ETME BENİ...




Dağbaşında rastladım aksakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde?""

Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın


Sunday, January 31, 2010

DOĞUM GÜNÜ

Mumumu yaktım bu yıl üflemek yerine. Nice dilekler geçirdim içimden aşk üzerine. Yanı başımda sevdiklerim vardı, dileklerime amin diyen. Üflenecek mumlarım yok, tüm mumlarım ışık olmayı bekler şimdi.


Günün sürprizleri bitti derken, kapı çaldı. Bir demet gül geldi Malatya esintisi ile. Bu yaş gününde ilkler var hep. Kardeşim ve çiçek :), sürprizlerin en güzeli oldu.


Duy şikayet etmede her an bu ney,
Anlatır, hep ayrılıklardan bu ney.
Der ki feryadım kamışlıktan gelir.
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.
Ayrılıktan parçalanmış, bir yürek,
İsterim ben, derdimi dökmem gerek
Kim ki aslından ayırmış canını,
Öyle bekler, öyle vuslat anını.
Ağladım her yerde hep ah eyledim.
Gördüğüm her kul için ‘dostum’ dedim.
Herkesin zannında dost oldum ama,
Kimse talip olmadı esrarıma.
Hiç değil feryadıma sırrım uzak,
Nerede bir göz, nerede bir can kulak!
Aynadır ten can için, can ten için.
Lakin olmaz can gözü her kimsenin.
Ney sesi tekmil, hava oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş.
Aşk ateş olmuş dökülmüştür neye,
Cezbesi aşkın karışmıştır meye.
Yerden ayrı dostu ney, dost kıldı hem.
Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.
Kanlı yoldan ney sunar hep arzuhal,
Hem verir mecnunun aşkından misal.
Ney zehir, hem panzehir ah nerede var?
Böyle bir dost, böyle bir özlem var!
Sırrı bu aklın, bilinmez akıl ile,
Tek kulaktır müşteri, ancak dile.
Gam dolu günler, zaman hep aynı hal.
Gün tamam oldu yalan yanlış hayal!
Gün geçer, yok korkumuz her şey masal.
Ey temizlik örneği sen gitme kal.
Kanar her şey tek balık kanmaz sudan.
Gün uzar, rızkın eğer bulmazsa can.
Olgunun halinden anlar mı ham?
Söz uzar kesmek gerektir ve’s-Selam.


Yeni yaşımla birlikte hayatıma hoşgeldin, sefalar getirdin. Canımın canı, canıma can getirdin. Yaram sardın, derdim anladın. Dost oldun, yar oldun, cihan oldun, ben oldun. Ayna oldun bana. Sana baktım kendimi gördüm. Sonra cihana baktım, her şey sen oldun.
Sen, yeni yaşımın en özel armağanısın. Yaralı bir kuş kondurdun kalbime, al uçur dedin. Beni bana verdin, kanatlan artık uçma vaktidir dedin. Beni bana gösterdin. Yol alma vaktidir şimdi. Gönle inme vaktidir. Sen hep kuşlar uçur yüreğimde, heyecanın, tazeliğin daim olsun bende.

''Çalış gamgilleri şad etmeye , şad olmak istersen
Sevindir kalb-i nası gamdan azad olmak istersen.''

Tuesday, January 26, 2010

Dön Semâzen…






Dön Semâzen…
Halka halka küçülen bir noktasın sen…
Nokta nokta küçülen bir yoktasın sen…

Dön Semâzen… Kalp diyârına dön. Bir ayçiçeği sûretiyle yüzünü dön Şems/e. Ve bütün vücudun vecde gelsin güneşe dönüşünle. Dön Semâzen… Ben’den uzak ol Mevlânâ gibi, bedeni bırak… Dünyaya dair ne varsa, üzerinden at… Öyle bir geç ki mâsivâdan, postunu da bırak, dön de Dost’una bak… Mey rengine kanarak ve ney sesine yanarak… Döne döne Dost’una yaklaş. Aş bütün engelleri. O’na yakın ve kendinden ırak aşkınla… Yan ve dön… Yan ve sön…

Dinle sözümü sana direm özge edâdır
Derviş olana lâzım olan aşk-ı Hüdâ’dır
Âşıkın nesi var ise maşûka fedâdır
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Siyah hırkana nakıştır toprağa karışan nefsin. Ve sikken mezar taşıdır başında. “Kün” dendi ve sen “ol”dun. Şimdi ölme vaktidir. Sıyrıl dünya telaşından, ayrıl tac ile tahttan… Koy başına sikkeni… Ol ve öl genç yaşında. Döndükçe savrulan eteğin mezarda sana tek yârendir. Bilirsin, kefen beyaz bir tennuredir. Ten, nura gark olur; beden eriyerek yok olur, “ben” ötelerin ışığında kaybolur. Kefen, sana beyaz bir tennuredir. Ten, nura gark olur; ruh tendeki nurun huzuruna kavuşur. Ten ve ruh… İnsan bir sûredir, ölüm bir âyet… Gerisi vesâiredir.

Ey sofî bizim sohbetimiz câna şifâdır
Bir curamızı nûş edegör, derde devâdır
Hak ile ezel ettiğimiz ahde vefâdır
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Dön Semâzen… Güller dökülsün destegülünden. Süzülsün destârından esrârın. Dün, bugün ve yarın… Demeden kış ve yaz… Dön Semâzen… Sûfî bir pervânedir. Ateşi göze alan âşık, bir pervanedir; gayrısı yanamaz. Hamlar yanamaz… Anlamaz. O’nun birliğinedir bu Elif boy, bu niyâz… O’nun dirliğinedir bu içli seda, bu âvâz… Dün, bugün ve yarın. Dön Semâzen, açılsın kolların. Bir elin göktedir, bir elin yerde. Derde devadır bu daire… Dön, dön, dön… Hayy’dan gelip Hû’ya giden bu ses, ulaştırır seni halkın tek Hakk’ına. Lamelif ters döner, ki sûreti sana benzer. Lamelif zâhirden bâtına dönen bir yoldur, Lâ ve İllâ’ya çıkar bu adres… Âh bu ses… “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Dön semâzen, O’na dönmekten başka felâh yoktur.

Sazendeye uysun gönül tellerin. Kudüm “ol” diye inlesin ve uzansın semâya ellerin. Mutrıb çalsın, hânende söz alsın. Bu taksim, dokuz delikten gelir. Bu iklim, seni Bezm-i Elest’e gönderir. Gelen sensin, giden sen… Dön Semâzen.

Aşk ile gelin eyleyelim zevk ü safâyı
Göklere değin er görelim hûy ile hâyı
Mesiâne olup debreşelim çeng ile nâyı
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Adımını kalbinde duysun tüm kâinat. Tabiata selâm ver: Ehlen ve Sehlen. Eşref-i mahlûkat olan âdemsin sen. Adem olduğun vakit âdemsin sen. Dön Semâzen. Kadem vur zemine, işitsin cümle âlem… Tek bir ayakla bütün cihana fark at… Dön dünya etrafında ve dünya dönsün adımlarının altında. Dört selâmdan sonra… Dön, dön ve çark at… Şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat, kat kat gül olsun sûretinde… Dön gül gibi… Sön kül gibi…

Ayağını mühürle ve kulağını ver O’nun sözüne… “Ikra” emriyle okunsun kitap. Sayfa sayfa Aşr-ı Şerîf bir serap gibi insin gönlünün çöllerine. Gülbank sesi duyulsun, dervişlerin Hû’lara karışan sesi duyulsun. Zikret, zikret ve bir kerecik fikret: Sen âciz bir kulsun.

Aşk ile gelin tâlib-i cûyende olalım
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

Dön Semâzen. Semâ ve sen... Kalbin semâya aşık bir kuştur. Semâ, halktan Hakk’a giden bir uçuştur. Dön Semâzen… Dönüş O’nadır. Görüş demidir, öp birer birer eşyâyı… Gölgelerden yükselen bir Nûr değil midir bu? Kır bütün aynaları ve gör Hüdâ’yı…

Dön Semâzen… Semâ sefâ, câna şifâ, rûha gıdâdır. Aşkın sana döndüğü yerde… Açılsın perde… Ve dur…

Dur Semâzen…
Halka halka küçülen bir noktasın sen…
Nokta nokta küçülen bir yoktasın sen…


Semazenler - Soufi Whirling Dervishes sayfasından alıntıdır.

Sunday, January 24, 2010

KAR, HOŞGELDİN :)

Hasretle beklediğimiz anlar vardır. Nice duyguları sığdıracağız sanırız içine onların. Beklenen dem geldi mi ise ya lâl kesiliriz, ya da anında tüketiveririz tüm hislerimizi. Ve özelmi çekilen anı sıradanlaştırveririz bir çırpıda.
KAR. Aylardır bir yağsa deyip de yağdıramadığımız yeryüzü gelinliği. Duvağını açtın üzerimize tüm zerafetinle. Her yer masum şimdi. Her yer AK. Nice selam getirdin her bir kar tanende ötelerden. Biriktirdiğimiz duygularımız dile gelsin istedin. İNSAN olduğumuzu anımsayalım istedin. Ama unuttun. İNSAN nisyan ile maluldur. İsteklerimize ulaştık mı unutuveririz çektiğimiz hasreti. Kıymet bilmeyiz kaybetmeden elimizdekileri. Nisyanımızdan sana beyaz kabus deyişimiz. Oflamalarımız, donmalarımız, senden kaçıp eve kapanmalarımız da hep bundan.
Darılma bize. Sen duvağını bizim tüm karalarımıza inat ört üzerimize. Kalmasın karalardan eser hiç kimsede. Gözlerimiz AK olana alışsın. Gözümüzden gönlümüze insin AK.
AK düşünelim, AK görelim, AK eyleyelim tüm eylemlerimizi.

HASRET KALDIĞIMIZ AK DUVAK,
ÖTELERDEN YERYÜZÜNE HOŞGELDİN.


**********************


KAR ANISI

Poştle kayma isteği bir yanı çocuk olan herkeste var sanırım. Kar beni çocukluğuma götürdü. Öğle arası bir saat olan bir okulda okudum ilkokulu. Okul yakınında park vardı. Yemek yemek yerine poşetleri kapıp soluğu parkın en yüksek tepesinde alırdık. Sonrası mı tepe bitene kadar kar üstünde uçmak... Soğuk hiç işlemedi bize. Islanan çoraplar, kızaran eller bizim değildi sanki. Çünkü kar'ın varlığına dolanırdı varlığımız. Kayarken vücudumuz hissederdi geridebıraktığımız her kar tanesini.Kar şimdi kara kabus. Çünkü dolamıyoruz varlığımızı varlığına. Kızak ya da kayak karla aramızda barikat. Bizi selamlayan kar tanelerini yutan birer kara delik onlar. Öyle ise kapın poşetleri elinize. Bulun bir tepe. Ve alın her kar tanesinin selamını.
Kar taneleri iniyor gökten döne döne. Ben de dönmek istiyorum onlarla birlikte. Dönerek kainatta dönen her zerreye eşlik etmek ve kainattaki bir zerre olmak istiyorum ben de.

Saturday, January 16, 2010

Bensiz dönmesin hiçbir şey :)




İstemem, ey gökkubbe, bensiz dönme...
İstemem, ey ay, bensiz doğma.
İstemem, ey yeryüzü, bensiz durma
Bensiz geçme, ey zaman, istemem.

Sen benimle beraberken
Hem bu dünya güzel bana,
hem o dünya güzel.
İstemem, bensiz kalma bu dünyada sen,
O dünyaya bensiz gitme, istemem.

İstemem, ey dizgin, bensiz at sürme.
İstemem, ey dil, bensiz okuma.
İstemem, ey göz, bensiz görme.
Bensiz uçup gitme, ey ruh, istemem.

Senin aydınlığındır aya ışığını veren geceleyin.
Ben bir geceyim, sen bir aysın madem,
Gökyüzünde bensiz gitme, istemem.

Gül sayesinde yanmaktan kurtulan dikene bak bir.
Sen gülsün, bense senin dikeninim madem,
Gül bahçesine bensiz gitme, istemem.

Senin gözün bende iken
Ben senin çevganın önündeyimdir.
Ne olur, öylece bak dur bana,
Bırakıp gitme beni, istemem.

O güzelle berabersen, sen ey neşe,
İstemem, sakın içme bensiz.
Hünkarın damına çıkarsan, ey bekçi,
Sakın bensiz çıkma, istemem.

Bir şey yoksa bu yolda senden,
Bitik bu yola düş enlerin hali.
Ben senin izindeyim, ey izi görünmez dost,
Bensiz gitme, istemem.

Ne yazık bu yola bilmeden, rasgele girene!
Sen ey, gideceğim yolu bilen,
Sen ey yolumun ışığı, sen ey benim değneğim,

Mevlana
Divan-ı Kebir'den

Wednesday, January 13, 2010

...


'' Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kaf dağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.''

Necip Fazıl Kısakürek

Tuesday, January 12, 2010

LÂL OLMAK

Siz hiç günebakan çiçeği olmak istediniz mi? Yanmaya gönüllü oldunuz mu hiç? Gözünüz O'nun gözü, kulağınız onun kulağı oldu mu?
Günebakan çiçeği güneşe meftundur, döner durur etrafında. Döndükçe güneş olur. Onda güneşi, güneşte onu görür bakanlar. Dönmek ''bir'' eder onları...Dönme sonrası eskisi gibi olmaz hiçbirşey. Keskin bir çizgidir o. Geri adım atmak da yanmaktır artık, dönmeye devam etmek de...Sahi siz günebakan çiçeği olmaya gönüllü oldunuz mu hiç? Güneşinizin yokluğunun size boyun büktüreceğini, varlığının ise benliğinizi kasıp kavuracağını bilip, yüzünüzü yine de O'na döndünüz mü?Her kişi anlamaz bu işin sırrını. Gönül ehli olan anlar ancak.
Gönlünde olanlardan bihaber olan kâtip ise ancak bu kadarını sızdırabilir dışarıya.

Aşk, aniden geldin yine. Direnmem korkarım boşuna. Öyle sıkı kuşattın ki benliğimi...Bu kez beni bana bırakma ne olur... Sevdiğine meylettir.
Her dem aşk olsun. Aşkınız daim olsun.

''Akşamların ardından sabahın sesi var
Kışlarda da bir gizli bahar müjdesi var
Vuslatların ardında ne var, sorma fakat
Hicranda senin vuslatının hissesi var.''
Şefik Can

Monday, January 11, 2010

HER DEM AŞK OLSUN :)


Sami Savni Özer (Ya Rabbi Aşkın Ver Bana)


Yarabbi aşkın ver bana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne
Aşkın ile yana yana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Cahe düştüm Yusuf gibi efendim
Derde düştüm Allah Allah Eyyub gibi
Ağlayayım Yakub gibi efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Mevlam koma beni bana efendim
Al gönlümü Senden yana
Müştakın olam ben sana efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Seyyid Nizam oğlu kuldur efendim
İster güldür Allah Allah ister öldür
Aşkınla gönlümü doldur efendim
Hu diyeyim Allah Allah döne döne

Saturday, January 09, 2010

GÜZEL OLANI SEVMEK

Kalbim bambaşka bir duyuşula yüklü. Tarif etmekte güçlük çektiğim duygular yaşıyorum. Ne kadar sürer, bu demden geriye ne kalır bilmiyorum.
Dünyanın gidişatına bakıp umutsuzluğa düştüğüm anlar sık olur. Hatta bazen doğan güneşe anlam veremem. Bunca çirkinliğin üstüne ben olsam doğmam diye düşünürüm. (İyi ki güneş değilim, yoksa mahvolmuştuk ). Ama elbette güneşin bilip benim bilmediğim çok şey varmış...
İki haftadır güneş olasım var. Ayırt etmeden kucaklamak istiyorum tüm kainatı. Nezaketi hal ve hareketlerimin vazgeçilmezi kılmak istiyorum. Boş lakırdılara kulaklarımı tıkamak, gözümü boş karelere bakmaktan sakınmak istiyorum. O'nu hayatımın merkezine almak, herkesi, herşeyi O'ndan bilmek, O'ndan bildiğim için de sevmek istiyorum.
Kimlere gönül verdiğimiz çok önemliymiş. Bu yaşa geldim bunu yeni öğreniyorum, öğrenmeye başlıyorum. Gönlümüzdekinin hali ile halleniriz biz de. Allah sevdiklerini sevdirsin hepimize ki biz de O'nun sevdiği hale bürünebilelim.

Peygamber Efendimiz, “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165) buyurmuşlardır. Muhabbet ve onun netîcesi olan beraberlik, beraber olunanla hemhâl olmayı icab ettirir. Çünkü “hâl sârîdir” ve onun akım vâsıtası “muhabbet”tir. Eskiler, “Kalpten kalbe yol vardır.” demişlerdir. Bu yol, kalpten kalbe hâl akışını sağlayan muhabbet kanalıyladır. Bu bakımdan kötülere muhabbet edenler, onların hâlleriyle hâllendikleri gibi Allâh’ın sevgili kullarına muhabbet edenler de o sevgili kulların hâlleriyle hâllenirler.
  • /abıhayatkatreleri


  • Bendeki bu hal ise bir güzeli sevmekle başladı. Öğretmenler için düzenlediğimiz Mevlana programının konuğu bana bu satırları yazdıran.

    Not: Bugün yorumların arasına bırakılan bir not beni çok mutlu etti. Not bahargelsin'den; ''Bende ödülün var, birinci sıradasın. Uğrayıp alır mısın?''. Şaşırdım ve merakla blog sayfasına uğradım,
  • bahargelsin

  • . Vefalı arkadaşım Sunshine blog ödülü vermiş bana. Tembel bir blog yazarıyım ben, yazı güncellemelerim bile düzenli değildir. Ama hayatbiryanılsamadır isimli blogla derin bir geçmişimiz vardır, doğumuna şahidim yani :). Arkadaşıma tekrar teşekkür ederim.
    Herkesi, her şeyi seviyorum. Ama bu ara bazılarını çok daha fazla :))

    Sevdiğin sese meylettir


    “Ey insan, dünyâdan birbirine zıd iki ses gelir. Acaba senin kalbin hangisini almaya istîdâtlı?...

    O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!..

    Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı adetâ kör ve sağır olur.”

    Mevlana

    Wednesday, January 06, 2010

    ...

    Gönlümdeki sevgileri birleştir. Tüm yollarımı sana çıkar. Sevdiklerini sevdir, gönülmde kalıcı eyle. Beni bana bırakma.

    Saturday, December 19, 2009

    Haydi eşek olalım :)



    ''Eşek olun!'', demişti bir tefsir dersinde hocamız ( Fatma Hale Liman ). Şaşkın şaşkın bakmıştım yüzüne. Ama o devam etti, ''Hiç şaşırma, yükelenebileceğini sırtlan yapamayacağın zamanlara denk gelsin! Yapabiliyorken yap, önden gönder yeri gelecek geri çekileceksin. Yok ve Hayır kelimelerini yok et. Çünkü yok - yokluğa sebeptir.''
    O günkü dersten sonra eşekler daha bir sevimli geliyor bana. Onlara imreniyorum. Üzerlerine konan her yükü isyan etmeden uysal bir şekilde taşıyorlar. Artık ben de yapılacak bir iş olduğunda hayır dememeye çok özen gösteriyorum. Gücümün iyilik yapmaya yetmeyeceği zamanlar aklıma geliyor ve elimi taşın altına daha kolay koyuyorum. Gidilecek bir semineri, düzenlenecek bir programı, vizyondaki güzel bir filme, evimde geçireceğim ptt gününe tercih edebiliyorum.



    Bugün de yoğun bir gün geçirdim. Öğrenciler için düzenlediğimiz Mevlana programı vardı. Program konuğumuz Fatma Hale Liman hocamdı. Şems, Mevlana, Mesnevi, nefis, gönül konularını içeren güzel bir konuşma dinledik. Öğrencileri gözlemledim, hepsi pür dikkat dinledi. Alıcıları açıktı, hocamızı da sevdiler. Bir kez daha hayran oldum ona, sıkmadan güldürerek o kavramları nasıl verebildi çocuklara. Program sonrası katılımcılarımıza beyaz kağıtlar dağıttım, görüşlerini yazmalarını istedim. İyiliğin önemini anlamışlar, sadece beden değil ruhlarına da özen göstermeleri gerektiğini fark etmişler. Mevlana ve Şems'e bakış açıları değişmiş. Eve geldiğimde yazıların bir kısmını Fatma Hoca ile paylaştım. Başka bir etkinlik için söz aldım ondan.
    İkinci Mevlana etkinliğimiz haftaya. Konuğumuz Hayat Nur Artıran. (Davetiyeleri aldım bugün, güzel olmuşlar.) Dilerim programla ilgili bir aksilik olmaz.Ruhumuzu beslediğimiz oranda yük sırtlanabiliriz. Zahirimize gösterdiğimiz özenin fazlasını ruhumuza göstermeliyiz. Çünkü Öz odur.

    Yalnız mıyız gerçekten?

    Güzel bir mail aldım bugün. İlaç gibi geldi. Sizinle de paylaşmak istedim.




    Dedim ki; çok yalnızım..

    Dedim ki; çok yalnızım..
    Dedin: ... Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186

    Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.

    Dedin: Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205

    Dedim: Bu da senin yardımını ister.

    Dedin: ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22

    Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.

    Dedin: (Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90

    Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?

    Dedin: ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.

    Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.

    Dedin: ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.

    Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?

    Dedin: ALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.

    Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?

    Dedin: ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.

    Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.

    Dedin: Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
    Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.

    Sen de 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.

    Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
    Dedin: Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.

    Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum.

    Thursday, December 17, 2009

    zamana kıyabilmek

    Paramı tasarruflu kullanmam gerekiği zamanlar çok olmuştur. Ancak özellikle son iki yıldır zamanımı nasıl tasarruflu kullanırım derdindeyim. Yetişemiyorum, her gün listemdeki tamamlanmış olması gerekenler eksik kalıyor.
    Bugün boş günümdü. Bu günün arkadaşlarımın arasındaki adı PTT ( pijama, televizyon, terilk). Bu yeni kavramı duyduğumdan beri benim hayallerimden biri oldu, boş günümü PTT günü olarak geçirmek, ama kısmet olamdı daha. Kışın soğuk günleri insanın bu isteiğini arttırıyor.
    Evimden çıkmamayı , kaygısızca oturup kitap okumayı, yazı yazmayı ( blog yazıları değil )müzk dinlemeyi ve yemek yapmayı da özledim. Ama özlem gidermek için yarı yıl tatilini beklemem gerekecek benim. Birileri çok yatınca, birileri daha çok çalışmak zorunda kalıyor işte...
    Bugün erkenden kalktım, kendime zaman ayırdım. Sabah sabah dolma pişirdim, banka işlerimi hallettim ( otomatik ödeme talimatı verdim- zaman tasarrufu).
    Zamanıma kıydım ( parama kıymak son zamanlarda daha kolay geliyor bana) ve kuaföre gittim. Yol boyunca kendimle mücadele ettim, orada geçireceğim zamanda neler yapabilirdim diye düşündüm durdum. Ama çok şükür gidişim güzel bir olaya vesile oldu.
    Kuaförüme dernek çalışmalarını anlattım, ücretsiz lise etüdümüzün başlayacağını söyledim. Ve bir öğrencimiz oluverdi. Azimli, başarılı bir kız öğrenci ile irtibat kurduk. İlk etüdümüze o da gelecek. Salondan ayırılırken mutlu ayrıldım, sebebi ne saç kesimimi beğenmem ne de yeni saç rengimdi :).
    Öğleden sonra derneğe gittim. Çalışmaları hızlandırdık. Sonra matbaaya gittim. Mevlana programı için davetiye siparişi verdim. Ben yorgun, Hasret yorgun olunca bir saatte bitirebildik tasarım işini. Bence güzel oldu. Davetiyenin sol üst köşesinde bir semazen var yanında Mevlana'nın yedi öğüdü altta da program içeriği. Hayat Nur Artıran Hanımefendi program konuğumuz. Geçen yıl öğrenciler için hazırladığımız program için aramıştım onu fakat tarihlerimiz onun programına uymamıştı. Bu yıla kısmetmiş demek ki, umarım öğretmen arkadaşlarımız istifade ederler. Allah utandırmasın.
    Listemde kalan eksikler;
    - Kar tuşlarımı dolduramadım
    - Okul AB projesi çevirisini yapamadım
    - Porgrama katılacak konuklar için hediye almaya gidemedim
    - Altıncı sınıf kitabının tashihini bitiremedim

    Bugün bir de şarkı dinledim, günün şarkısı oluverdi hesapta yokken. Yusuf Güney, Git bedenim buralardan. Kalplerimizin idaresi bizde olsaydı keşke. Ya da onun kapılarını hak edene açabilseydik. O önemli soruya evet cevabını vermek elimizde olsyadı. Karışık meseleler...
    Dedim ona; Bu anlaşılması zor durumda kusurlar bende, güzellikler sendedir. Samimiyetle güzel dilekler gönderdim Bursa semalarına :)

    Sunday, December 13, 2009

    Ne yapmalıyım?

    books for children Pictures, Images and Photos
    Uzun zamandır bir kitap porjesi vardı aklımda. Derslerde çoğu zaman bir çok kaynaktan derleyip toparladıklarımı kullanıyorum. Bazı kaynakların konu anlatımı çok başarılı, bazılarının da alıştırmaları güzel. Tüm becerilerin özenle birleştirildiği kaynak bulmak güç.
    Bundan yola çıkarak birkaç yıldır bir proje oluşturdum kafamda. Dil bilgisi konularını algılamayı kolaylaştıracak metinlerin olduğu bir kitap yazmak. Yayınevi ile bunu paylaşmayı düşünürken, önce arayan onlar oldu.
    Yayınevinin farklı bir proje önerisi oldu. İlköğretim birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar için ders kitabı tasarlamamı teklif ettiler. Şaşırdım. Çocuklar ve ben. Öğrencilik yıllarımda Nilay Hoca'dan Çocuklarda Dil Öğretimi dersi aldım. Fakat uygulamaya dökülmeyen kuru bilgiler bir süre sonra işe yaramaz oluyor. Göreve başladığım ilk ( staj dahil) günden beri hep lisede çalıştım ben. Çocukların renkli ve saf dünyasından uzak bir kademedir bu.
    İki haftadır düşünüyorum, kafamda karakterler şekillendirmeye çalışıyorum. Bu işin altından kalkıp kalkamayacağımı sorguluyorum. Dil öğretimi ile yakından ilgili olan kişilerle fikir alış verişi yapıyorum. Macmillan'nın İstanbul temsilcileri ile görüştüm. Onlar da farklı bir porje önerdi. Teknik destek tam, Nick de destek sözü verdi. Kafam karma karışık oldu.
    Aslında çocuklar için kitap hazırlama fikri çok heyecan verici. İlk adımda onların dille ilgili düşüncelerini şekillendirecek olmak güzel. Ancak bu işi yüzüme gözüme bulaştırma ihtimalim yüksek. Sınıf öğretmeni olan arkadaşlarla görüştüm. Onlar projeyi kabul etmem konusunda ısrarlı. Ama ben dernek çalışmalrında bile birinci kademeye inme konusunda başarısız oldum. Yeterince aktivite, döküman hazırlayamadım onlara.
    Kafam karma karışık. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ama sanırım kendi öğrenci kitlem için daha faydalı şeyler üretebilirim.
    Belki de çocuk gözü ile bakmalıyım bir süre dünyaya, ingilizceye... Karar veremedim henüz.

    Thursday, December 10, 2009

    Kitap öncesi ve sonrası



    Samiha Ayverdi, tanışmakta geç kaldığım yazarlardan biridir. Adını ilk kez yazı atölyesinde Ali Ural'dan duydum. Hocamızın yazarla ilgili söyledikleri bende merak uyandırdı. Geçen hafta Samiha Ayverdi'nin iki kitabını aldım; Ateş ağacı, İnsan ve şeytan.
    Ateş Ağacı ile başladım. Kitap beni aldı götürdü. Okumak bazen insanı yalnızlaştırır. Kitapla aranıza kimse girmesin istersiniz. Ben de satırlarla arama kimse girmesin istedim. Ne çalan telefonlar ne de habersiz ziyaretçiler. Cemil Bey'in hikayesi değildi sanki okuduğum. Ben kendi hikayemi okudum. Altını çizdiğim çok satır oldu. Üzerlerinde durup düşündüm, tekrar tekrar okudum. Kitap sonrasında, bende pek çok şey eskisi gibi değildi artık. Ve aşk, ne çok mana gizliymiş onda...
    Kitaptan altını çizdiğim bazı satırları paylaşıyorum.
    '' Ne tuhaf...insanlar bir kırık testiyi, bir taş parçasını, tarih, sanat ve estetik kıymetleri için asırdan asıra intikal ettiriyorlar ve bu sanat eserlerinin karşısında zevkten dilleri tutuluyor da, ruhun mananın dokuduğu şaheserlere dudak büküyorlar.'' s.40
    '' Bence şekil ve sanat, manayi ziynetleyen bir kapıdır. Mana, şekil perdesi altında gizli olduğu için göz,iç kıymetini görmüyor da, dış tezahürlerini görüyor. Ruhu görmeyip, cesedi gördüğümüz gibi.
    Şekil manayı bulmak için bir kapıdır. Yazık ki insanlar bu kapının san'at inceliklerine, estetik vasıflarına dalarak, onu açıp içinde gizli olan hazineyi elde edemiyorlar
    .'' s.40
    '' Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birden bire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve:Haydi arayın bulun! demiş.Her ruh, bir görüp bir kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla yola düşünce, kendini dünyada bulmuş. Fakat dünyada topu unutturacak neler neler var...
    İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.''
    s.41
    '' Ben cihangir olsam, hatta bütün dünya şahsi mülküm olsa, ben benim olmadıkça kendimi hiçbir değere malik saymam.'' s. 46
    ''Ben de ne tuhaf söylüyorum, tıpkı bir çocuk gibi. Sanki her gözü açık ve yaşı ilerlemiş insanda görmek kabiliyeti var mıdır? Görmek, insan kudretinin erişebileceği en yüksek basamak... esasen yaratılıştan maksat bu kabiliyeti kazanmaktan başka nedir?'' s. 76
    '' Bence aczini bilmek, acizden kurtulmanın tek yolu.'' s. 101
    '' Ne tuhaf, insanın henüz kendinin bilmediği öyle şeyler vardır ki karşısındaki bunları ezberlemiş kadar kolay okur.'' s. 112
    '' Elle yazılan her şeyin gün olup bozulması tehlikesi vardır. Fakat gönülle yazılan yazıları silecek ve bozacak kuvvet yaratılmış değildir.'' s. 136
    '' Hemşehrilik bile bir yaknılık sebebi olduktan sonra, dertte iştirak daha kavi bir bağ ve anlaşma vasıtası olmaz mı?'' s.145
    '' Vahid-i Mukaddeste Musa'ya, Allah'ın niçin ateş suretinde göründüğünü şimdi anlıyorum. Musa'nın o zaman ateşe ihtiyacı vardı. Zira doğurmak üzere olan zevcesine ateş lazımdı. Musa, karşıdan beliren ateşe doğru gittiği zaman, bunun bir ağaç, bir Ateş Ağacı olduğunu gördü ve ağacın: '' Ben senin Allahınım'' dediğini duydu. Belki de Allah ona böylece talebi suretinde görünmeseydi, Musa oraya, bu kadar şevkle koşup gitmeyecekti.
    Bu hikmetin benim maceramla sıkı bir münasebeti var
    . Ben de büyük ve yakıcı bir aşka şiddetle mutaç olduğum gün, talebimi insan suretinde gizlenmiş görerek ona koştum ve atıldım. İşte bu hengamededir ki insan aşkıyla Allah aşkını birbirine karıştırdım, bir bardak suyu denize döktüm.'' s. 160

    Monday, December 07, 2009

    TOPRAK ANA

    Büyümeyi başaramayan küçük bir kız saklı içimde; kırılgan, buruk. Çocukuluğu yarım kalmış her yetişkinin içinde aynı minik yürek gizlidir. Ve her fırsatta yetişkin kimliğimiz içimizdeki çocuğa yenik düşer.
    Cengiz Aytmatov'un romanını okurken, çocukluğuma teslim oldum. Anneannemin özlemini hiç bastırmadım. Kitap satırlarının bana çağrıştırdığı tüm anılara açtım kapımı. Tolunay'ın gezdiği buğday tarlalarında anneannemi gördüm. Köyde geçirdiğim günlerdeki toprak kokusunu çektim içime yeniden. Aliman ilkbaharda tarlalardan lale toplarken, benim ellerim mor menekşelere uzandı. Onlar fırından yeni çıkan ilk buğday ekmeğini koklarken ben anneannemin sıcak ekmeğin arasına koyduğu tereyağ kokusunu çektim içime. Aliman Tolganay'ın saçını örerken ben anneannemin hasta yatağındaki saçını ördüm. Gözümden akan yaşa hiç dur demedim.
    Anneannem ve Tolganay, ikisi birbirne karıştı. Anneannemde Tolganay'ı, Tolganay'da anneannemi buldum ben. Ne çok benziyordu ikisi. Kolhozdaki çalışmaları,toprakla dostlukları ve ayrılık acıları ortaktı.
    Toprak Ana'yı okuduktan sonra dünyanın daha yaşanılır bir yer olacağına dair olan inancım yenilendi. İki kahrmanım daha oldu. Biri Cengiz Aytmatov diğeri Tolganay.
    İyiliğe olan inancımızı arttırmak için bu kitabı okumalıyız. Bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor kitap okuyucusuna. Günümüzdeki bencillikten uzaklara götürüp, insani tarafımızı besliyor.

    '' İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir.'' s. 71

    Bir şarkı, bir dost

    Seslerin ve kokuların üzerimizde büyülü etkisi vardır. Bazen bir koku, bazen de bir ses bizi ummadığımız duygu yolculuklarına çıkarır.
    Bu sabah arkadaşımın arabasına bindim. Yüz ifademden okula gitmeyi istemediğimi anladı. (Yorucu bir hafta sonu geçirdim. Haftanın yorgunluğunu atmak şöyle dursun, onun üstüne yenilerini de itina ile ekledim.) Hemen radyonun düğümesine bastı. Beni neşelendirecek bir şarkı bulmaya çalıştı. Ve başardı :).
    Payıma Yaşar'ın Kuşlar şarkısı düştü. Namelerle birlikte de bir dosta duyduğum bastırılmış özlem içimdeki tüm setleri yıktı.
    Sözcük, zaman ve mekan sınırı tanımayan dostlarımız vardır. Bir bakış kurulan onlarca cümleden daha çok şeyi anlatır onlara. Araya giren zamanı yalanlar aylar sonra gerçekleşen görüşmeler. En son bıraktığımız tazeliktedir her şey. Her mekan onlarla aynı güzelliktedir.
    Ebru,
    Yüzüne güzel cümleler kurmakta zorlandığım tek dostum. Bu sabah arayıp öyle çok şey söylemek istedim ki sana. Ama biliyorum ki ne ben onları söyleyebilirdim, ne de sen dinlerdin. ( Of Sevcan, deme böyle şeyler. Bak sevmem ben kızım ...)
    Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Yollarımızı kesiştiren bir güç vardır. O'na ne kada teşekkür etsem azdır, öyle cömert ki...
    Bu sabah birkaç yıl öncesini düşündüm. Ben olsaydım, o dönemde benden gelen telefonlara bakmazdım. Hangi sabırla dinledin milyonlarca kez tekrarladığım cümleleri? ( Bence işin en zor, tahammül edilmez kısmıydı bu).
    Birlikte seminer salonlarının en arka sırasında oturmayı özledim. ( Bu arada artık koltukların arasında kaybolabilirim, o kadar küçüldüm yani). Kitap çalışmaları için katıldığımız Ankara seyahatlerimizi yeniden yapabilsek keşke...
    Özleyip de özlemimi söyleyemediğim tek dostumsun sen benim. İçinde deryalar olan ama bunun farkında olmayan. SENİ SEVİYORUM.
    Biliyorum gözlerine inanmıyorsun ama bu satırların tüm suçlusu Yaşar :).


    YASAR - KUSLAR
    Yükleyen . - .

    Tuesday, December 01, 2009

    ruhun bedenden intikamı


    Zahir'i putlaştırıyoruz. Batın'ı yok sayıyoruz. Her sabah ayna karşısına geçip ondaki aksimize rötuşlar uyguluyoruz. Kusursuz görünme çabasındayız her birimiz. Tahammülümüz yok yüzümüzde ne bir kırışıklığa ne de bir sivilceye.
    Kusursuz bedenler cenneti yirmi birinci yüzyıl...
    Bir sabah sihirli bir el dokunsa kusursuz bedenlerimize. İçimiz dışımıza çevrilse. Yok saydığımız ruhumuz zahirimiz olsa. Korku filmlerindeki ucube yaratıklardan daha korkunç manzaralarla karşılacağımızdan hiç şüphem yok. Ruhumuzun bizden intikamı olacaktır bu.
    Bedenimiz ruhumuzun geçici bir kafesidir. Birgün çürüyüp gitmeye mahkumdur. Asl olan ruhumuza kattığımız emek ve güzelliktir. Bizi birbirimizden kıymetli yapan şey de budur.
    Akıllarımızı gözlerimizin esaretinden kurtaralım. Zahir aldatabilir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Derinlere dalalım, derinlerde olana kıymet verelim.

    Bir süre önce bedenindeki engele inat kusursuz ruha sahip biri ile kesişti yollarımız. Yirmili yaşlardayken yaptığı ters bir haraket boyun damarlarından birinin çatlamasına sebep olmuş. Sonarsı kısmi felç, üç yıl yatak mahkumiyeti. ''Yatağa mahkum olduğum dönemde bol bol kitap okudum, okumak dünyayı dolaşmak gibiydi benim için. Dört yıldır çalışıyorum, fizik tedavim devam ediyor. Gelişmeler ümit verici ama garantisi yok hiçbir şeyin.'' Bunları anlatırken sesi isyandan uzaktı. Yüzünü mahçubiyet esir almıştı...
    Elini kullanamıyor olmak, yürürken aksamak... Tüm kusurlarımız bedensel olsa keşke. Onlarda çoğu kez payımız olmaz.
    Peki ya ruhumuzdaki kusurlar. İnce ince işliyoruz her gün kendimize onları. Dönüp bakmıyoruz yaptığımız tahribata. Baksak ne fayda, gönül gözümüz çoktandır âma.



    İçimi umut dolduran bir videoyu paylaştım. İzlerken okulumdaki öğrencileri düşündüm. Böyle bir durumda onlar nasıl davranırdı acaba? Sanırım cevabı bilmek istemiyorum. Rabbim, ruhumuzu kusurlardan arındır. Amin.