Friday, October 30, 2009

SAVUNMA :)



Bir haftadır öğretmenlik mesleğinin daha önce hiç farkında olmadığım taraflarını sorguluyorum. İyi ve kötü kavramlarım birbirine karıştı. Keşke farkında olduklarımı zihnimden bir çırpıda silebilsem. Bir işteki amatör ruhu hiç yitirmemek lazım. Profesyonel olmak, bazı gerçekleri olduğu gibi kabul edebilmek bu meslekte ruhu öldürüyor bence. ( Merak etmeyin ben, profesyonel olmayı irademle reddettim. Bakalım sonuç ne olacak. ) Aslında size iyi öğretmen olmanın tüyolarını yazacaktım ama vazgeçtim. Çünkü yazdıklarım tesir etmezdi. Ben mevcut sisteme göre kötü bir öğretmen olmayı tercih ediyorum.
Bugün okullar tatildi. Bir günlük de olsa bu ara bana çok iyi geldi. Günün büyük bir kısmını evde geçirdim. Kitap okudum. Ev işleri yaptım. Sonra da Bakırköy'e gittim. Doktorumun yüzünü güldürdüm. İki hafta boyunca dediklerini harfiyen yerine getirdim. Elbette sonuç güzel. İki haftada bir kontrollerim devam edecek. Umarım sıkılmadan söylenenleri uygulamaya devam ederim.
Geçtiğimiz hafta bir karar aldım. Bazı kitapları sadece yolculuk esnasında okuyacağım. Bakalım gidip gelmelerde sene sonuna kadar kaç kitap bitecek. İlk kitabım Saduk Yalsuzuçanlar'ın, ANKA.Henüz başlarda sayılırım ama sevdim. Bitirdikten sonra burda kitapla ilgili düşüncelerimi paylaşırım.
Evde Lâ'yı okumaya devam ediyorum.(Özellikle bitirmemeye çalışıyorum. Geri dönüp aynı yerleri birkaç kez okuyorum.)
Bakın bugün okuduklarımdan neler öğrendim.
ANKA
*Hz. Süleyman'la karıncanın hikayesi.


Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca da,
"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O'na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

*Bağdat adı Acemceymiş. Anlamı;Allah'ın armağanı. Şaşırdım. Kaç kez dönüp okudum aynı cümleyi. Bağdat'taki acıyı, akan kanı düşündüm. Bir dilek geçirdim içimden; daru's selam yurdu olsun Bağdat yeniden.
*Malatya'nın Aspuzu ilçesinde yazılı elmalar yetiştirilmiş bir dönem. Aspuzu'nun elmaları kızaracağı zaman bağ sahipleri elmaların üstüne oyma yazılarla yazılmiş kağıt yapıştırırmış. Güneş gören yazılı yerler kızarır, diğer taraflar sarı kalırmış.

;
* Breza ağacının türkçesini öğrendim, yaşasın :). Bulgar ve Rus edebiyatında çok sık kullanılan bir ağaç vardır. Breza. Hep türkçesini merak ederdim. Türkiye'ye geldiğimiz ilk yıllarda onu pek çok arkadaşıma tarif ettim ama bilen çıkmamıştı. Bugün La'yı okurken adını ilk kez duyduğum bitkileri ( taflan, kafuru, huş ağacı ) not aldım ve internetten hepsi ile ilgili bilgi bulmaya çalıştım. Huş ağacı beni heyecanlandırdı. Yıllardır adını bulmaya çalıştığım brezammış o benim.
Rus şair Esenin'in ilk yayınladığı şiirinin adı ; Beryoza (Huş ağacı). Çocuklar için yazılmış çok güzel bir şiir.(Beşinci sınıf öğrencisi iken Rusçasını ezberlemiştim. Ve hafızamda şiirin beni hala terk etmeyen mısraları var).
Evet bugün kitaplardan öğrendiklerimin bir kısmını sizinle paylaştım. İnşallah siz de istifade etmişsinizdir.

Thursday, October 15, 2009

SÖYLEYİN BANA NEDEN?


video


Sınıfımızın bu hafta öğreneceği şarkı bu :)

Rüyamda ,
çocuklar her kız ve erkek için bir aşk şarkısı söylüyorlar
Gök mavi, tarlalar yeşil
Ve kahkaha dünya dili
Sonra uyanıyorum ve görüyorum ki dünya yardıma muhtaç insanlarla dolu
Söyleyin bana bu böyle olmak zorunda mı
Söyleyin bana kaçırdığım bir şey mi var
Lütfen bana anlatın, çünkü anlamıyorum
Neden biri diğerine ihtiyaç duyduğunda yardım eli uzatmıyoruz
Söyleyin bana neden
Kendime her gün iyi bir insan olmak için ne yapmalıyım diye soruyorum
Kim olduğumu herkese kanıtlayabilmek için kalkıp savaşmak (silaha sarılmak)zorunda mıyım

Yaşam bana onu savaşlarla dolu bir dünyada boşa tüketeyim diye mi verildi?

Söyleyin bana bu neden böyle olmak zorunda
Söyleyin bana kaçırdığım bir şey mi var
Lütfen bana anlatın, çünkü anlamıyorum
Neden biri diğerine ihtiyaç duyduğunda yardım eli uzatmıyoruz
Söyleyin bana neden

Okul açıldığından beri maratonda koşuyor gibi hissediyorum kendimi. Yoğun ders programı ile beraber dernek çalışmaları da başladı. Bu yılı dinlenme yılı ilan etmiştim ama anlaşılan kendi kendime gelin güvey olmuşum.


Bugün okul mesaim yoktu. Sakın tembellik ettiğimi düşünüp, oh ne güzel demeyin. Tatil günümde dernek mesaim tam gazdı. Bütün gün seminer hazırlığı yaptım. Akşam olunca da derneğe gidip sunum görevimi tamamladım :).


Seminerler beni okuldaki mesaimden daha çok yoruyor. Bir topluluk karşısına geçtiğinizde insanlar size çok şey biliyorsunuz nazarı ile bakıyor. Siz konuşmacısınız, onlar dinleyici. Öğretmen öğrenci ilişkisine benzer bir durum çıkıyor ortaya. Oysa hepimiz öğretmeniz :).

Anlattıklarımın hakkını vermeye çalışıyorum. Doğrulardan söz edip, onları uygulamamak riyakarlık olur. Uygulamadığınız bir şeyi anlatmak inandırıcı olmaz. Hem anlatana hem dinleyene vakit kaybettirir sadece.

İnsan ya yaşadığını dillendirmeli ya da dillendirdiğini yaşamalı. Mevlana'nın şeker hikayesi de bunun önemini anlatır. Bir gün bir baba Mevlana'nın huzuruna küçük oğlunu getirir. Çocuk hastadır ve şeker yemesi yasaktır. Baba buna engel olamadığı için çareyi Mevlana'ya gelmekte bulur. Mevlana'ya durumu anlatır ve ricada bulunur; Lütfen oğluma şeker /bal yeme, der misiniz? Sizi sever ve dinler.

Mevlana hiç yorum yapmaz. Babaya döner ve sadece şunu söyler; Şimdi gidin kırk gün sonra gelin.

Baba bozulur ama itiraz etmez. Aradan kırk gün geçer ve baba oğul Mevlana'nın huzuruna tekrar gelir. İçeri girerler Mevalana çocuğun gözlerinin içine bakar ve sadece iki kelime söyler; Bal / Şeker yeme!

Baba bu duruma bozulur ve sorar; Madem dermanımız iki kelimedeydi neden bizi bu kadar beklettin?

Mevlana açıklar; Sizin geldiğiniz gün ben bal yemiştim. Kendi yaptığım bir şeyi başkasına yapma diyemezdim. Desem de tesiri olmazdı. Hücrelerimin baldan tamamen arınmasını bekledim. Bu da ancak kırk günde oldu. Şimdi gönül rahatlığı ile oğluna bal yeme diyebilirim.


Öğrencilerime her yıl anlattığım hikayelerden biridir bu. Her anlattığımda da kendi payıma düşeni yeniden alırım. Malum nisyan insan fıtratının bir parçasıdır.

Yarın kendi sınıfıma üç saat dersim var. Haftanın şarkısı ne olsun diye düşünürken, arkadaşım bir video gönderdi. Ve elbette haftanın şarkısı da kendiliğinden belli oluverdi. Müzik güzel, ses güzel, sözler hepsinden güzel. Umarım öğrencilerim de bana katılır. ( Videoyu sizinle paylaştım)

NOT; Çeviri yapmak zordur. Kim ne derse desin, çeviri eserin değerini düşürüyor. Bazen çevirinin sadece eserle ilgili genel bilgi vermekten öteye geçemediğini düşünüyorum. Dil yeteneğimizi geliştirip tüm eserleri orjinalinden okuyabilsek keşke. ( Şarkı sözlerini çevirdim - ama olmadı işte. )

Herkese sevgiler.

Friday, October 09, 2009

Alüminyum folyoda somon balığı

Bloglar arasında dolaşıyorum. Ziyaret etmekten çok mutlu olduğum sayfalar var. Size bir ara bağlantılar bölümünde yeni blog sayfaları önereceğim. Bu arada farkettim ki neredeyse tüm bloglarda yemek tarifleri var. Misafir ağırlayacağım zaman bu bloglardan faydalanıyorum. Bu sayede yapabildiğim pasta, sütlü tatlı çeşitlerinin sayısı arttı.
Birkaç gün önce okuldan dönerken arabada koyu bir sohbete daldık. Ertesi gün de okul olmadığı için her zamankinden keyifliydik. Benim durağıma gelince arkadaşımın inmesen olmaz mı demsei ile emniyet kemerimi taktım yeniden ve yola devam ettim :). Hazır rotamı bu kadar uzatmışken de balık almayı fırsat bildim. (Benim evimin yakınında balıkçı yok)
'' Denizden babam çıksa yerim '' diyenleri yadırgamayanlardanım ben. Kahvaltıda, iftar menüsünde hiç düşünmeden varsa balığı tercih ederim. Size de tavsiye ederim çünkü balık yemenin faydaları saymakla bitmez. İşte bir kısmı;

Omega-3 yağları total kolesterol seviyesini düşürüp kalp-damar sisteminin daha iyi çalışmasını sağlıyor. Omega-3 yağlarının, kalp-damar sistemi üzerindeki koruyucu etkilerinin 6 hafta boyunca günde 100 gram balık tüketimiyle kendini gösteriyor. Beyin ve hücre gelişimine katkıda bulunuyor, kandaki serotonin seviyesini arttırıyor ( serotonin sveiyesi düşükse depresyon riski artarmış), haftada beş kez balık yiyenlerin kalp krizi geçirme ihtimali yarı yarıya azalıyor.
İşte böyle hatırlatması benden, sofranızda balığa yer açmak sizden.

Malzemeler (4 kişilik);

. 4 parça somon balığı

. 1 adet limon

. 1 adet iri boy soğan

.2 adet sivri biber

. 2 adet domates

. 100 gr. tereyağ

.tuz

.karabiber

. alüminyum folyo


1- Soğanı halka halka doğrayın. Domateslerden birini rendeleyin. Diğer domatesi dilimleyin. Sivri biberleri dilediğiniz gibi doğrayın. Limonu yuvarlak dilimler şeklinde kesin.

2- Balığı pişireceğiniz tencere / tavayı alüminyum folyo ile kaplayın. Rendelediğiniz domatesi kabın içine boşaltın. Üzerine soğan halkalarının yarısnı serpin.


3- Üstüne tuzlanmış somon parçalarını yerleştirin. Kalan soğan halkalarını, dilimlenmiş domatesi, limonu ve sivri biberleri balık parçalarının üzerine dizin. En üste karabiber serpip, tereyağ parçalarını yerleştirin.

4- Alüminyum folyoyu hiçbiryerden hava almayacak şekilde kapatın.

5- Tencere / Tavanızı ocağın üstüne koyun. Kısık ateşte 15 dak. pişirin.

6- 15 dak. sonra ocağı kapatın. Beş dakika bekledikten sonra folyoyu açın. Afiyet olsun :)
NOT; Rendelenmiş domatesi kullanmayabilirsiniz ( sulandırıyor). Pişirme süresi 15 dakikayı geçmesin, balık dağılıyor.

Sunday, October 04, 2009

DOĞA İÇİN ÇAL



Öğretmenlik içinde yüzlerce duyguyu barındırır. Öğrenci sayınız kadar farklı duygusal yolculuklara çıkarsınız sene boyunca. Benim öğretmenliğimin sırrı çoğunlukla hüzünde gizlidir. Gençlere duyarlı olmayı öğretmek, inceliği onlarda ilkeye dönüştürmek hiç kolay değil. Anlatıklarımdan sonra ''Yapmayın hocam, kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz. Kalmadı şimdi anlattığınız gibi kişiler'' cümlesini kuran çok öğrencim olur. Tabi bu cümlenin benim üzerimdeki tesiri her seferinde aynı yoğunluktadır. Şiddetini azaltmayı hiç başaramdım .
Cuma günü kanallar arasında gezerken Fox Tv de takılı kaldım. Güzel bir klip yayınlanıyordu. Kırk beş genç ''doğa için çal'' sloganıyla biraraya gelmiş ve Divane aşık gibi türküsünü seslendirmişler. Gençlerin görüntülerinin yanında isimleri ve şehirleri var. Aralarından biri benim hüznümü coşkuya dönüştürdü. Tolga Kıyak, İstanbul'daki ilk öğrencilerimden. Hazırlık sınıfında yüzlerce anımız oldu onunla. Bazen birbirimizi anlamayamadık, bazen çok eğlendik, güldük. (Tolga öğrenciliği boyunca saygı sınırını hiç aşmadı ve hissettiklerime duyarsız kalmadı.)
Yıllar sonra Tolga'yı bir duyarlılık porjesi içinde görmek bana güç verdi. Sanırım bu yıl öğrencilerim anlattıklarım sonrasında hangi cümleyi kurarsa kursun, ben duyarlı olacakları umudunu taşımaya devam edeceğim.
Porjeye katılan gençleri tebrik ediyorum. Dilerim dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak için uğraşanların sayısı artar.
Not: İlgili linkler
  • agaclar.net

  • dogaicincal


  • Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.


    Önemli Not: Doğa için çal projesi daha önce izlediğiniz "playing for change Stand by me projesinin Türkiyedeki versiyonudur. Playing for change ekibinin aylardır haberdar olduğu ve kendilerininde desteklediği bir projedir. O projenin devamı oldu...ğu için yazı fontlarına kadar herşeyi aynıdır. Bir taklit değildir. Playing For change projesinin türkiye ayağıdır. Önemli Not2: Doga icin cal projesinde yer alan müzisyenlerin şarkılarını söylerken ya da çalarken çıkan yazıda yazan şehirler o an çekilen yer değildir. O yazan şehirler müzisyenlerin doğum yerleri yada başka bir değişle memleketleridir. www.dogaicincal.com Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir. Dünya'nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor. Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık... Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO'lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri... Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları... Yani gidişat iyi değil. En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var! Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak... Vay bizim halimize... İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor. Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz? Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu. Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan... Seçtiğimiz parça: "Divane Aşık Gibi" Bilmeyen yok, sevmeyen yok... Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız.... Hem değişim gerektiğini bilip, hem "Şöyle yap, böyle yap" laflarını dinlemediğimize göre, "ne yapmalıyım" diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı? "Birlikten kuvvet doğar" mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı? Agaclar.net'ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal! "Divane Aşık Gibi" yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde "Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka'da buluşalım" diyoruz. Yeni başladık, devam edeceğiz... Sizi de bekleriz! PLAYING FOR CHANGE, DOĞA İÇİN ÇAL PROJESİNİ DESTEKLEMEKTEDİR. Yönetmen - Yapımcı / Fırat Çavaş Yardımcı Yönetmen / Tayfun Turan Kurgu / Fırat Çavaş Ses Asistanı / Cemre Kabaş Divane aşık gibi Söz & Müzik Hasan Tunç Edisyon / Kalan Publishing - Mesam Düzenleme / Fırat Çavaş Kayıt, Miksaj / Stüdyo Çatı Mastering / Barış Büyük Web Dizayn, Grafik tasarım / Vildan Özfenerci Sponsor www.kriweb.com Özel Teşekkürler: Mark Johnson, PFC team, Semra Blake, Hasan Saltık ,Ömer Faruk Albayrak Playing For Change, Doğa İçin Çal projesini desteklemektedir. www.playingforchange.com www.dogaicincal.com info@dogaicincal.com Stüdyo Çatı 2009Devamı
    Süre:7:17

    SİZİN KAHRAMANINIZ KİM?



    Rosi Kirilova Jiva Voda

    Bir Bulgar halk türküsü. Annesini iyileştirebilmek için Can suyunu bulmaya giden bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Bulgaristan'da yaşayan Türkler 89'da yaşanan göçte doğdukları topraklardan sınır dışı edildiler. Ellerine valizlerini alıp ailelerini, evlerini geride bıraktılar. Ama bu göç hiçbirinin kalbine kin tohumu ekmedi. Düğünlerinde hala Bulgar halk oyunlarını neşe ile oynayabiliyor onlar. (Açılım... )


    Rosica Kirilova

    NTV yayınlarından çıkan bir kitap var, ''Sizin Kahramanınız kim?''. Kitapta 40 ünlü isim kendi kahramanlarını anlatmış. Bu ismler arasında Sevin Okyay, Mehmet Uzun, Coşkun Aral ve Haydar Ergülen var.
    Bu çalışmadan esinlenen Haydar Hoca yazı atölyesinde bize de aynı soruyu yöneltti; Sizin Kahramanınız Kim?

    Kahraman zenginiyim ben. Masal kahramanlarıma eşlik eden gerçek kahramanlarım oldu hep. Okuduklarımdan öğrendiğim doğruları yaşantılarına geçirebilmiş kişilerdi onlar. Masal satırlarından ayrıldığım anda onların anlattıkları beni şekillendirmeye devam ediyordu.

    İki kahramanım var benim, ikisi de iyilik tarafımın mimarı. Başkalarını düşünmeyi, paylaşmayı, dürüstlüğü, sevmeyi onlardan öğrendim ben. Anneannem ve Rosica Kirilova, beni anlamak için onları bilmek gerek. Anneannemi birkaç satır ve paragrafta anlatmam mümkün değil. Onu size bir günde de anlatamam, içimdeki hüzün ve özlemin yakıcılığı buna izin vermez..

    Rosica Kirilova Bulgaristan'da yaşayan hafif batı müziği sanatçısı. Günümüzdeki pop şarkıcılarından farklı bir misyon yüklemiş kendine. Seslendirdiği şarkıların sözlerinde iyilik mesajı saklı. Çocukluğum o mesajları dinlemekle geçti. Anneannemin bana doğum günü hediyesi olarak aldığı pikap aldığım en kıymetli hediyeydi ( hala öyle). Sabah kalkar kalkmaz Rosica'nın plaklarını takar ve giyininceye kadar onun şarkılarını dinlerdim. Okul yorgunluğunu da onun müziği ile atardım. Birileri size günde kırk defa aynı şeyi söylese siz söylenenlerin ta kendisi olursunuz. İyiliğe odaklı bir yaşam sürmek çocukluğumda tek seçeneğim oldu benim.

    Okulda kırgınlıklar yaşadığımda, haksızlığa uğradığımda dertlerimi Rosica'ya anlattım ben. Hayalimde onunla konuştum, günlüğümdeki satırları ona hitaben yazdım. Ve yanlış yapmanın sınırına geldiğimde aklıma onu getirerek geri adım attım.


    Tüm bunları o hiç bilmedi. Çünkü ona bunları ifade edebilecek yaşa geldiğimde bambaşka bir ülkedeydim ben. Ne çıkan son albümlerimden haberim oluyordu ne de yeni mesajlarından.


    Göç sonrası yaşadığımız sıkıntılar sonrası asi bir genç kız olmamamda mırlıdandığım şarkı sözlerinin tesiri çoktur. İyiliğin zaferine inanmıştım bir kere. Er ya da geç hüzün yerini huzura bırakacaktı.


    İki yıl önce myspace'te Rosica Kirilova'nın profiline rastladım. Uzun bir mail yazdım ona. Sizinle paylaştığım satırları ona da yazdım. Teşekkür ettim. Yaptığı işin önemini anlattım. Öğrencilerimin dinlediği müziklerin onlar üzerindeki tesirini anlattım.

    ( Günümüzdeki şarkı sözleri zaman zaman beni dehşete düşürüyor. Günde kırk kere onlara kulak vermek insanı ucube bir varlığa dönüştürür. )

    Birkaç gün sonra mailime cevap aldım. Uzun uzun yazdıklarımın üzerindeki etkisini anlatmıştı kahramanım. Yaptığı işin işe yarar olup olmadığını sorguladığı bir dönemde ulaşmış mailim. Devam etmek için güç bulduğunu yazmış. Bir de 20. sanat yılı jubilesine davet etmiş beni:)
    Sizin kahramanınız kim ? Herkese sevgiler.

    Saturday, October 03, 2009

    YAZDAN BİR GÜN

    Yaz mevsimi tatil mevsimidir. Hepimizin bir yaz molası vardır. Sırtımızı yoğun iş temposuna döner ve kaçıp gideriz dinginleşebileceğimiz diyarlara. Zihnimizi boşaltır, yüreğimizin sesine kulak veririz. Kendimize, özümüze yaklaşırız. Sanırım yaz aylarında keyifimizin diğer mevsimlere göre fazlaca olmasının sırrı da bunda gizlidir. (İnsanın tüm kavgaları özünden uzaklaşmasıyla başlar. )
    Yaz bitti. Geride bizi sonbaharın hüznünden, kışın soğuğundan koruyacak sıcacık anılar bıraktı. Sanırım yazla ilgili paylaşımlarımı bu mevime ondan bıraktım ben :).


    İzmir'den döndüğümde bir arkadaşım aradı ve uzun süredir yoğun porgam engeline takılan bir buluşmayı gerçekleştirelim istedi. Florya'daki Belediye Tesisleri seçtiğimiz mekan oldu.Sabahın erken saatlerinde biraraya geldik. Anlatacak deneyimlerimiz, paylaşılacak sevinç ve hüzünlerimiz vardı...
    Deniz kenarında güzel bir kahvaltı yaptık. ( Balıma arılar ortak oldu, boynum büktüm :). Arının balında ne hakkım olabilir ki benim) Mahlep aromalı simidin tadına özlem gidermenin hazzı da eklenince masadan hiç kalkmak istemedik. İnsan ne çok şey öğreniyor zamanla. Törpüleniyor, olgunlaşıyor, güçleniyor...

    Denize baktık uzun uzun kalkmadan önce. Paylaşımlarımızın hüzünlü kısımlarını martılara yem ettik :).


    Keşif turuna çıktık ( o kadar yemeğin üstüne tesisleri değil İstanbul'u baştan sona turlasaydık yeriydi). Ağçlara selam verip, çiçekleri kokladık. Çevre düzenlemesi gözlerimize bayram ettirdi.





    Çiçek satış noktası bizi en mutlu eden keşfimiz oldu. Laleden karanfile, sardunyadan menekşeye, çilekten mandaline kadar aradığınız pek çok bitkiyi buradan alabiliyorsunuz.




    Saksıların üzerinde bitkilerin fiyatları var. Sık sık fiyat sormak zorunda kalmıyorsunuz.


    Bir sonraki keşfimiz gövdesi geniş, gölgesi çaplı bir ağaç oldu. Ayakkabılarımızı çıkarıp çimene oturduk. Sırtımızı ağacın gövdesine dayadık. Kitaplarımızı çıkardık, sırayla bölümler okuduk. Üzerinde yorumlar yaptık. Okuduklarımız sırlı olsa gerek. Onlarabizden başka kulak verenler de oldu. Bir sürü kuş kondu yakınımıza. Biliyoruz biz, sır onların da kulağına fısıldandı :).


    Ayrılmadan önce kahve içmeye gittik. Cam kenarına oturdum. Uçakların denizi selamlayışını seyrettim. O selamın arkadaşlarımın gözlerindeki yansımasını gördüm. Ve içimden şarkılar söyleyerek evime döndüm. Hayat güzeldir :).