Wednesday, September 23, 2009

açılım...


Yazarlık okulunun benim için en güzel bölümlerinden biri Bejan Matur'un konuk olarak geldiği dersti. Ders boyunca içimden iyi ki gelmişim cümlesini tekrar ettim. Bejan Matur çocukluğunu anlatarak başladı söyleşiye. Anlattıkları içimde yıllarıdr özenle taşıdığım hüzünlerdi. İki farklı ülke, iki fraklı insan, aynı hüzün. Anneden ayrılış olgunluk ve hüznü bırkarırmış herkse, hem doğuda hem de balkanlarda. Ana dilden kopmak yazılmışsa alna, yaşanılan coğrafya bahanesi olurmuş kaderin kazası için.
Bir dili yeniden öğrenmek, kendi diline yabancılaşmak.Karmakarışık olmak.Belki de nereye ait olduğunu bilememek her yere ait olma isteği uyandırır insanda. Sanırım bu yüzden onun yazılarında taraf tutma hissine kapılmıyorum.Güven duyarak okuyorum satırlarını. Biliyorum acıya mesafesi eşit...
Son günlerde açılım gündemde, okulların ilk ders konusu bile buydu. Kafam karışık. Yorum yapmak istemiyorum. Zihnimi bulandıran, geçmişin izleri var.
Dilek tutyorum sadece. Dinsin bu acı. Bağışlasın herkes birbirini.Ben çocukluğumu, kır çiçeklerini ve adımı benden çalanları, bağışladım. Hem de içimde telafisi olmayan burukluğa rağmen.
Bejan Matur'un o günkü söyleşisinden sonra daha güçlü hissediyorum kendimi. Çünkü biliyorum yalnız değilim, ben dillendiremesem de içimdekileri, bağırmadan dile döken var onları. ( Acı bağırmamalıdır, yarıştrılmamalıdır )

Vird edindiğim dilekten fazlasına yetmiyor gücüm...
Bir yazı paylaşmak istiyorum sizinle.

KARDEŞLİK, ÖLÜM VE BENZERLİK

Gerçek sessizlik sesle doludur. Her şeyin üzerinin örtüldüğü bir kış manzarası... Kar yağıyor. Ölümlerin, ateşin, çığlıkların artık duyulmadığı bir yer olmalı.
Sessizliğin her şeyi yutarak kar gibi belirgin olduğu bir ülke. Her şey beyaz mı gerçekten? Saf ve temiz mi? Diyarbakır'ın o çok bildiğim sokağına ateş düşüyor. Ölenler, ağıtlar... Kardeşini, yakınlarını kaybetmiş olanların kameralara yansıyan sesleri, çığlıkları. Yaşanan ağıt değil sadece. Kulak misafiri olduğum bir konuşmada biri yanındakine şöyle diyor: 'Haberlerde Diyarbakır'ı gördüm. Ne kadar modern insanlar. Kürtler yaşamıyor muydu orada?..' Bugüne kadar ölenlerin sayısının on binlerle ifade edildiği bu pazarda, belki de ilk defa ölümün medyada sunuluşu benzerlik taşıyor. Kameralar ev içlerine giriyor ilk defa. Annelerin, kız kardeşlerin ağıtları duyuluyor. Ölenlerin bir hayatının olduğu ilk defa gösteriliyor. Ve buradan bakılınca o çok yaban, uzak görülen hayatların aslında aynı gaile ile sürdürülürken kesildiği... Dershaneye giden ve savcı olmak isteyen bir Kürt gencinin kardeşi ağlıyor mesela. Daha iyi bir lisede okumak için gittiği dershanenin kapısında, kendisini beklerken ölen babasına, o çok Kürdî seslenişle 'oy ben öleydim' diyen küçük bir kızın çığlıkları sonra. Evet, orada insanlar yaşıyor. Bir patlamanın yarıda bıraktığı hayatların aslında nasıl buradakilere benzediğini görmek şaşırtıyor birilerini. Ne yazık ki, hayatlarımızın benzediğini görmek için patlamalara, ölümlere ihtiyaç duyuyoruz. Ancak böylesi acılı bir kesinti benzerliğimizi ortaya çıkarıyor.

Acının, birleştiren, ortak bir kader yaratan gücünü nasıl bu zamana kadar kavrayamadık diye düşünüyorum. Neden ölümlerimizi, kamplara ayrılarak yaşadık? Şehit cenazeleri, terörist cenazeleri tarifinin içinde yok olan hayatları nasıl oldu da hayattan saymadık? DTP milletvekili Selahattin Demirtaş'la görüşmemizde, kızı Dılda'nın doğumunu anlatmıştı. 22 Temmuz seçiminin yapıldığı gün prematüre olarak doğan Dılda'nın hayatta kalması için çırpınan 5 doktorun, onlarca hemşirenin çabasından ve ailedeki kaygılı, korkulu bekleyişten söz ederken tüm samimiyetiyle yaşadığı bir duyguyu aktarmıştı. '6,5 aylık ve sadece 1.200 gram olarak doğan kızımın hayatı için bu kadar çırpınırken, çatışmalarda ölen on binlerce gencin hayatının nasıl da kolaylıkla bu toplumun elinden kayıp gittiğini düşündüm.' demişti. Bu soruyu aynı samimiyetle hepimiz kendimize sormalıyız. Nasıl oluyor da ideolojilerin kalın duvarları sadece hayatlarımıza değil, kalbimize de çekiliyor? Ölenin bir insan olduğunu bilmek... Yaşanan her ölümün hayatımızdan bir şeyleri eksilttiğini görmek neden bu kadar zor? Ama bu soruları kendimize samimiyetle sormamızın, kendimizle yüzleşmemizin önünde kan engeli var. Elbette kanın akmasında bir hesabı olanlar bu soruları da erteleme telaşında. Çünkü biliyorlar, aradan kan çekildiğinde asıl yüzleşme başlayacak. Kanın vicdanlarda oluşturduğu sis dağıldığında, Türklerle Kürtler belki de ilk kez gerçek bir konuşma başlatacaklar. Birbirinin varlığını tanıyan, hakkını teslim eden iki taraf olarak unuttukları benzerliklere odaklanacaklar. Uzun zamandır esiri oldukları aşırı ideolojik yüklenmenin öne çıkardığı ayrılıklara değil. O çok sözünü ettikleri ve ideolojik klişelerde özünü tükettikleri kardeşliğe aslında devamla nasıl da sahip olduklarını görecekler.

Mesela Türkler ve Kürtler, 'birbirimizin nelerinden vazgeçemeyiz' diye samimiyetle soracaklar. Hayatlarının tam ortasında duran bazı değerleri bu kadar kolay gözden çıkarmanın bedelini fark edecekler. O bedel çünkü Türklere ve Kürtlere şunu gösterecek; kolaylıkla vazgeçmeyi düşündükleri pek çok değer aslında Türklüğü ve Kürtlüğü oluşturan şey. Kaybetmeyi göze aldıklarını bir gün gerçekten kaybettiklerinde, sadece eksilmekle kalmayıp 'kendileri' olmaktan çıkacaklar. Ve gerçek muhasebe o vakit başlayacak. Türkler şunu soracaklar kendilerine: 'Biz Kürtlerimize ne yaptık? Yaptığımız yanlışlar neden bu kadar uzun sürdü? Şiddeti dışlayalım derken nasıl oldu da bütün Kürtleri yok saydık?'

Kürtler, 'Biz kendimiz olmaya çalışırken neden bütün Türklerin karşımızda olduğunu düşündük? Son derece masum olan varlık talebimizi nasıl oldu da yanlış mecralarda aradık?' diye soracaklar kendilerine. Ve elbette kanın sahibi, döktüğü kanla yüzleşecek. O kana arka çıkanlar, neye arka çıktığıyla... Türk-Kürt dediğinin aslında kim olduğuyla yüzleşecek... Ve daha da önemlisi silahlar, patlamalar susup şiddet dindiğinde, sorunun adı doğru konulacak. Sorunun bugüne kadar olduğu gibi sadece 'terör' ya da sadece 'yoksulluk' sorunu olarak değil, kimlik sorunu olduğu, 'Kürt sorunu' değil 'Kürtlük sorunu' olduğu korkusuzca dillendirilecek. Korkunun ve paranoyaların belirlediği refleksler, o gerçek konuşmada yerini karşıdakine güven duymanın huzuruna bırakacak. O iklimde ne Türklerin bölünme paranoyası ne de Kürtlerin asimile edilme korkularına yer olacak. Uzun yıllardır akl-ı selimin alanından çıkan her şey, birlikte yaşamanın hakikatine teslim olacak.

Evet, Diyarbakır'da bir kez daha ölümler oldu. Hiç bitmeyen, aslında hiç kesintiye uğramayan ölüm bir kez daha yokladı o kenti. Şiddet bu defa da masumları hedef aldı, o en güzel şehirde. Ve bu son yoklamada aslında ne kadar benzediğimizi gördük. Bedeli çok ağır olsa da buna da şükür. Olur ya aslında ne kadar benzediğini düşünenlerin kalbinde kanın katılaştırdığı kardeşlik hissi belki bu ölümlerle yeniden filizlenir. Dileyelim, bu filizlenme daha fazla kan istemesin. ZAMAN

BEJAN MATUR
08 Ocak 2008, Salı


3 comments:

bahar gelsin said...

müzik güzelmiş ben de çok konuşmak istemiyorum bir kürt yazar dostumun sözü geliyor aklıma Türkiye çocuklarını yiyiyor umarım yemez artık herkes biribiri ile uzlaşır kucaklar hakkaten

pembedeniz said...

Bir öğrencimden dinlemiştim ilk kez bu şarkıyı. Çok etkilenmiştim. Yılalr önceydi, sınıfta söylemişti. Tenefüse çıktığımızda öğretmenler odasında bunu paylaşınca tepki almıştım. Sihirli bir formül bulsa birileri ve hepimiz yaralarımızı sarıp, huzurla devam edebilsek yolumuza.

ebru said...

ne kadar acı ki insanlar birileri tarafından kandırılıyor ve masum insanlar ölüyor. ölen kim olursa olsun çok acı, gencecik sağlıklı bendenler, kimbilir ne hayalleri var, arkada kimleri bırakıyor giderken. ölen kürt türk fakeder mi, sonuçta Allah'ın kulu işte. birbirimzi daha yakından tanımamız gerektiğini düşünüyorum güneydoğuda görev yapmş biri olarak.
velhasıl açılımı destekliyorum.